|
Sabah’ın, cinsel sömürü malzemesi haline getirilen kız çocuklarıyla ilgili dünkü manşeti, inşallah sadece yüreklerimizi kanatmakla kalmamış, beynimizin gündemine de oturmuştur. Bizde, televizyonun icadından sonraki gazeteciliğin nasıl olması gerektiğine yönelik ders niteliğinde bir iştir bu. Konuyu eğer beynimizin gündemine alabilirsek çok fazlasıyla derinleşmemiz ve uzun uzun çalışmamız gerekmektedir. Mesele artık insanlık çapında bir zihinsel sorgulamaya tabi tutulmalı. Sorun ekonomik, sosyal ve polisiye tedbirlerle aşılır türden değil. Burada, çağdaş uygarlığın yeni icat ettiği bir kepazelikten söz etmiyoruz. Her devirde bu sömürü bir şekilde var olmuştur. Bugün ise daha azgınlaştırdığımız bir yarayla karşı karşıyayız. Konunun can alıcı noktası, şimdilik cürüm saymakta bile uzlaşamadığımız bu iğrenç işin zamanla olağan ve hatta “meşru” hale gelme ihtimalidir. KOPYA ÇOCUKLARDAN HAREM Önümüzdeki elli yıl içinde böyle bir fiilin doğal bir cinsel tercih sayılmayacağını kim garanti edebilir? İnsanoğlunun eğilimi, “karşılıklı kabullenme” şartıyla her türlü dürtünün meşru sayılması yönünde değil mi? Bugün iki erkeğin veya iki kadının birbirleriyle evlenmesini doğal bir olay saymayana çağdaş ve ilerici gözüyle bakamadığımız ortada. Elli yıl sonra, karşılıklı kabulleniş şartı ile herhangi bir “ensest” ilişkinin de doğal sayılmayacağından, sözgelimi bir baba ile kızının arasında evlilik töreni gerçekleşmeyeceğinden emin olabilir miyiz? Aynı şekilde çocukların cinsel meta olarak kullanılmasını da özgür hayatın bir gerçekliği sayma ihtimalimiz varsa, şimdiden bu konuyu yeterince ciddiye alacak kadar ürperebilir miyiz? Yoksa, böyle bir ihtimal söz konusu değil midir? İnsanoğlunun geliştirdiği “cinsel tercih”lerin zenginleşmesi açısından doruk noktaya mı vardık? Vaktiyle iğrenç sapıklık ve çarpıklık saydığımız pek çok eylemi, bir şekilde en azından kanıksadığımız kesin olduğuna göre, sınır nerede? Aksine, bir sınır olması gerektiği duygusunu da yavaş yavaş yitirmiyor muyuz? Üstüne üstlük önümüzde bir de gen kopyalama tekniği var ki, yeni cinsel tercih açlığı çekenlere ne acaip imkanlar va’dettiğini tahmin etmek zor değil. IŞIĞIN GÖRÜLECEĞİ SINIR İnsan benliğinin sınır tanımazlığı üzerinde yoğunlaşabilmeliyiz. Batı uygarlığı bunu va’detmiyor. Benliğin eğitimi, zevklerin ve dürtülerin denetimi konusunda evrensel nitelikte ortak değerler üretebilmiş değiliz. Gerçi bazı Uzakdoğu dinleri ve İslam -özellikle de tasavvuf- hala ciddi bir vaatte bulunuyor: Nefis terbiyesi! Yani benliği arındırma sistemi. Buralardan meraklısına umut verici bir şeyler fısıldanıyor ama mekanizma henüz sır ve çelişkiler amansız: Uzakdoğu aynı zamanda çocuk fuhşunun merkezi... Bizde de, Yunus’lar ve Hacı Bektaş’larla toprağımızı derinleştiren bu kültürün kötü taklitleri, kaynağa sapkın atık sular katıyor. Öyleyse ışık nerede? Kimlik kayıtlarını aşabilmiş aydınların ön yargısız çabalarla tarayacağı yeryüzü kültürlerinde mutlaka bir anahtar var. Demokrasinin, kendi düşmanlarına özgürlük tanımaması gerektiğinde uzlaşabildiğimiz gibi, insan dürtülerine çerçeve çizmede de anlaşabilirsek ışığı göreceğiz.
|