|
Erdoğan’ın ‘köşeli biri değil’ dediği Olli Rehn köşeli konuşmaktan vazgeçmiyor; Kıbrıs yüzünden müzakerelerin durabileceğinde ısrar ediyor. Ankara ise sorun yaşanmayacağı hususunda ısrarlı. Karşı taraftakiler tek bir ağızdan, Türkiye’ye ‘Rumları adanın tek meşru devleti say’ diye çullanıyorlar. Burada ‘KKTC’ye yönelik soyutlamaların kaldırılması’ gibi bir karşılığın üzerinde bile durmuyorum. Batı adamını tanıyanlar için ne bu aşamada, ne de önceki veya gelecekteki herhangi bir aşamada oyunu kurallarına göre oynamak gibi ahlâki bir zorunluluk olmamıştır ve olmayacaktır. Tabii Ankara ‘soyutlamalar kaldırılırsa Rumlara limanlarımızı ve havaalanlarımızı açarız’ diye karşı şartını koruyor ama sadece kendisi söyleyip kendisi dinliyor. AB cephesi de hiç öyle bir taahhüdü yokmuş ve sanki kapalı kapılar ardında Ankara onlara ‘siz hele şu müzakere sürecini başlatın, sonra bir şekilde bu Rum gemilerine ve uçaklarına giriş meselesini hallederiz’ diye söz vermiş gibi pişkin pişkin dayatmaya devam ediyorlar: -Odunum da odunum. Hastasını acilen kasabaya götürmek için komşunun eşeğini isteyen adamın yaşadığı gibi. Eşek sahibi de tam o sırada odunu yüklemiş, kasabada satmaya gidecek. Hasta sahibi eşeğin sahibine ‘odunun kaç para ederse vereyim’ diyerek anlaşma yapar ve ücreti öder. -Hadi odununu indir de hastamı götüreyim. -Ama odunum. -İyi ya odunun parasını verdim. -Ama odunum... -Yahu parasını az önce vermedim mi? -Tamam da, şey, yani odunum... AB, her aşamada aynen bu eşeğin sahibinin yaptığını yapıyor. Şimdi hafızamızı yokluyor ve Türkiye ile AB arasında müzakere sürecinin başlamasını bayram ilan eden işbirlikçi ve tetikçilerin söylemlerini hatırlıyoruz. O zamanlar AB çevrelerinin metinlere sokuşturduğu bazı cümlelerle ‘Türkiye’yi Rumları tanımaya mecbur bırakacakları’ yolundaki tepkilere birdenbire ‘canım tanısak ne olur’ diyemedikleri için ‘Her şeye rağmen müzakerelere başladık ya, gerisi önemli değil, ileride bu da çözülür’ masalını satıyorlardı. Böylece tetikçilik gereği Brüksel’e yeni bir Haçlı kazığı atması, Ankara’nın da bunu hazmetmesi için ellerinden geleni yaptılar. Şimdi aynı güruh her zamanki pişkinliğiyle AB’nın Rumcu dayatmasının aslında zannettiğimiz kadar vahim bir durum olmadığını anlatmaya çalışacaklardır. Şu günlerde başlayacakları kıvırtmaların Türkçesini şimdiden kaydedelim: -Canım AB üyeliği yolunda KKTC o kadar önemli mi? Türkiye’nin zaten üye adayı olmakla ve hele müzakere sürecine başlayacak hale gelmekle kazandığı şeref bin tane KKTC’ye değer. Bu süreç çok uzun olacak, belki bizi hiç almayacaklar ama olsun. Kâbe’ye gitmek isteyen karıncanın dediği gibi hiç değilse o yolda ölürüz ya... Bizim gibi karınca kadar cirmi olan bir millet için AB yolunda sürünerek ömür tüketmek yeter de artar bile. Peki ya Allah lütfetse de, dün değindiğim gibi devlet bilinci tam bir yetkili dümene geçse ne olur? Gerçekçi bir okuma ile AB’nin hakiki niyetine göre tavrını kesinleştirir. Bu niyetin, Türkiye’yi Hıristiyan Kulübü’ne asla tam üye olarak almamak ama Pazar kıymetini göz önünde tutarak ‘imtiyazlı ortaklık’ gibi herhangi bir adla bağlantılı durumda tutmaktan ibaret bulunduğunu, Ankara’nın en gafil yetkilisi de bilmektedir. Mesele bunun gereğini yapacak dirayettedir. Türkiye’nin bile bile yutmuş göründüğü bu AB sahteciliğinin gereği şudur: -Bitti... Biz sağlıklı bir iktisadi yapıya ve mükemmel bir hukuk devleti düzenine ulaşmak için çabamızı eskisinden daha kararlı biçimde sürdüreceğiz ama artık sizinle birlikte değil. Eğer hâlâ ‘imtiyazlı ortaklık’ diye gevelediğiniz türden bir ilişki istiyorsanız onu konuşabiliriz ama, Gümrük Birliği dâhil her şeyi sıfırdan değerlendirmek şartıyla. Bu dirayet gününe kadar Türkiye hiç hak etmediği aşağılanmalara, bizzat kendi yöneticileri ve AB tetikçileri sayesinde maruz kalmaya devam edecek.
|