|
Irak’a yönelik Haçlı Seferi için bütün batılı müttefiklerini ikna edemeyen ABD İran’a karşı daha geniş bir cephe oluşturmanın eşiğinde… Bunun pek çok işareti var da, en önemlisi Fransa’nın bile zıvanadan çıkmaya hazır görünmesi… Nitekim Paris, barışçıl bütün girişimlerin ardından askeri seçeneğin de BM tarafından ele alınması fikrine yaklaşmış bulunuyor. Irak ile İran arasındaki farkların hangi boyutu bu duruma yol açıyor? Bağdat’a çullanırken önemli müttefiklerini yanına alamayan ABD, Tahran nefretinde nasıl bu kadar kolay ortak bulabiliyor? Hadi Almanya’yı anlamak zor değil. Yeni başbakanın Germen ruhu küresel çeteye bağımlılıktan neredeyse gurur duyuyor. Fakat Fransa’nın çağdaş yöneticilerinde gördüğümüz karikatür düzeyindeki ‘Napolyon vizyonu’ İran’a tasallutu nasıl bu kadar kolay benimsetebiliyor? Hem de ABD halkının tepesindeki şahin çetenin yakın bir gelecekte tarihin çöplüğüne atılacağı kesin iken! İran’a karşı oluşan cephe sadece ABD ve Batılı müttefikleri ile sınırlı kalacak gibi de görünmüyor. Rusya ve Çin de, belki askeri müdahale seçeneğine karşı veto kartlarını kullanacak ama İran’ın bağımsız olarak nükleer teknoloji geliştirmesini hiç istemedikleri kesin. Bu yaygın İran karşıtlığının püf noktası neresi? Şüphesiz karşıt cepheyi oluşturanların hepsi aynı gerekçelerden yola çıkacak değillerdir. Meselâ şimdilik meçhul bir ölçüde ABD’nin yanında yer alacağı anlaşılan Türkiye’nin katılım gerekçesi biraz özel olacaktır. Zira küresel çeteye direnebilecek çapta seçilmiş ve atanmışlar bakımından nicedir büyük yoksulluk yaşadığımız için ‘kendi çıkarlarımızın gerektirdiği gibi’ hareket etmemiz çok zor. Ayrıca İran’ın nükleer silahı üretip bizi vurması ile kendi kendisini vurması arasında bir fark yoktur. Ancak Türkiye’nin böylesine önemli bir teknolojiyi geliştirecek düzeye ulaşan İran’dan kaygılanması için ille de atom bombası tehdidi altında bulunması şart değildir. İran’ın yöneticileri, bunca İslâmi ve ‘ümmetçi’ söylemlerine rağmen ileri derecede ‘Fars milliyetçiliği’ bilincine sahiptirler. En tepe noktalara gelmiş bir takım İran siyasetçi ve din adamının aslen meselâ Azeri olması gerçeği fazla etkilememektedir. Bu biraz da her coğrafyanın kendine özgü bir devlet ideolojisi olmasından kaynaklanmaktadır. Öyle veya böyle, yapay veya doğal, bir şekilde çizilmiş sınırlar içinde yaklaşık bir asır yaşayan her toplum, bütün farklılıklarına rağmen ‘bütünleştirici bir dava’ geliştirebilir taşır. İran dili, kültürü ve tarihi ile bağlarını koparmadığı için bu bir asırlık süreyi, birbirinden farklı rejimlere rağmen kendi coğrafyasının devlet ideolojisine uygun bir davanın hizmetinde değerlendirmiştir. Şah’ın batıcılığına rağmen, Atatürk sonrası mandacı yönetimlerimizin yol açtığı kimlik tahribatı İran’da görülmemiştir. Küresel güçlerin başlattığı ve yakın bu yüzyılın ikinci yarısından sonra da İsrail güdümlü olarak tırmandırdığı genel Kürtçü hareketten İran’a düşen payı çıkartırsak Tahran, bütün saçma işlerine rağmen birliğini korumuştur. Şimdiki rejimin kadrolarında Türkiye’ye yönelik duygu ve düşünceler de göstermeye çalıştıkları gibi sadece İslâmi değildir. Kadim İrancı gurur ile Türkiye’nin İslâm âlemindeki öncü konumuna yönelik kıskançlıkları çok daha ağır basmaktadır. Bu ve benzeri mülahazalar, Türkiye’nin İran’daki yükselişten çok memnun olmasına izin vermez. Ancak böyle bir konumun gerektirdiği yaklaşım başka şey, öncelikle İsrail’in arzuları için ABD’nin yanında yer almak başka şeydir. Irak için nazlanan müttefiklerinin İran’a karşı ABD’nin emrine amade görünmelerinin ise kanaatimce iki önemli sebebi var: 1-) İran batılıların STK görünümlü çağdaş gizli servis tetikçilerinin cirit atabildiği bir ülke değildir. 2-) Nükleer teknolojinin silah ve enerji dışında tıp ve tarım gibi kullanılabileceği pek çok alanda batı tekeli kırılacaktır. İnşallah Türkiye’nin de kendi işine bakacağı günler gelecektir.
|