|
Küresel güçlerin tasarlayıp ısmarladığı 12 Eylül darbesi öyle bir yozlaşma başlatmıştır ki önünde Peygamber eliyle yetişmişlerin ahlâkı bile zor durabilir. Nerde kaldı ki yüce İslâm’a ‘cı’ takısı yakıştırabilmişlerin dünyalık sevdası ile siyaseti harmanlayan namus anlayışları dayansın! 12 Eylül’le birlikte Cumhuriyet tarihinin ilk büyük tüccar başbakanı da gelince ‘köşe dönmecilik’ şehveti ile mutlak kuralsızlık düzeni kökleşir. Öyle bir dönem ki ‘para ile delinemeyecek’ hiçbir yasak yok. Görünürde iyi niyetli yapılmış düzenlemeler dahi ahlaksız ve soysuz girişimcilerin çalıntı ekmeklerine yağ sürer. Meselâ, yeryüzü cenneti Boğaziçi’ni korumak için çıkartılan özel kanuna rağmen ecdadımızın gözü gibi sakındığı kıyılar ve sırtları katledilir. Kısacası Cumhuriyet kırkından epey sonra, altmışında bir kere daha azıverir! Malum Atatürk’ün üstün devletlik meziyetlerine rağmen ‘kuruluş’ yıllarında yolsuzluğun temelleri zaten atılabilmiştir! O kadar ki Gazi bile çaresiz kalmış, ‘inkılâplara karşı olanlar hortumculuk yapacağına bari benimseyenler servet edinsin’ tesellisine mahkûm düşmüştür. Oysa birçok türedi hortumcunun ‘inkılâp sevdası’ zaten servet edinmek içindi ya! Şimdi de Atatürk inkılâplarını içlerine sindirememekle suçlananların hortum saltanatı aynı mantık üzerine oturuyor: -Bizim adamımızın kazanmasına engel hiçbir kural tanımayız. Ülkenin taşı toprağı, her şeyi zaten bizim babamızın malıdır, şimdi onları geri alıyoruz, o kadar! Böyle bir dürtüyle çalışan hortum mekanizması, artık yandaşların bile itiraf ettiği ‘talan kudurmuşluğu’ boyutlarında. Bu gözlemlerin ışığında bir cennet semtimizin 80’li yıllarını hatırlıyorum. Tek tük iğrenç beton binaların varlığına rağmen Çamlıca henüz katledilmiş değildi. Yeni evli bir vatandaş olarak arka yüzde, kirada oturmaktaydım. Çevremizde imarı olmayan arsalar satılıyordu. O zamanki Tercüman’dan aldığım maaşın on katı ile 500-600 metrekarelik bir ev yeri edinmem zor değildi. Eşin-dostun ısrarlı tavsiyelerine rağmen yanaşmamıştım: -Buralardaki kaçak yapılaşmalardan iğreniyorum. Ayrıca Çamlıca öyle bir mekân ki burada Hakkari’deki insanın da hakkı var. Böyle bir semtin talan edilişine ortak olmam! Şimdi semt, betonun lağımlık tiksinti uyandırabildiği bir alan… O furyada konut edinenler eciş-bücüş binaların balkonlarından komşularının bağırsak seslerini duyarak Çamlıca sefası (!) yapıyorlar. Ne göğü görecek delik var, ne de yeşil… Aynı semte, üstelik de bütün Türkiye’nin aziz din büyüğü olarak gönül tahtına çıkardığı hazretlerden kalma vakıf araziler üzerinde cemaatler-arası muharebeler bile yaşandı. Abartı değil, İstanbul tarihinin gördüğü en büyük düşmanlıkla karşı karşıyadır. Bir yandan -sözde trafiği rahatlatmak amacıyla- yandaşçı ihale çarkını hızlandıran -çoğu yararsız- geçitler yapılıyor, bir yandan da aslan payını ‘hortum merkezi’ne bağışlamayı becerenlerin arsalarına kitapsız ölçeklerde imar durumu verilerek beton kuduzluğu tırmandırılıyor. Yolu olmayan bir şehirde her gün trafiğe yüzlerle yeni araç girerken bu geçitlerin getireceği kayda değer bir rahatlama söz konusu değil. Hele bazıları var ki, sırf iş olsun diye ihale vermenin tanımı niteliğinde. Meselâ Bağlarbaşı’nda sırf Selamsız yönüne -en sıkışık saatte dahi olmayan trafik için- alt geçitle halkın 3-4 trilyonu çöpe atıldı. Tabii asıl kuduz salgını, merkezi yerlerde delik bırakmamacasına hızlandırılan yapılaşma! Mecazi ve hakiki anlamıyla zaten yolsuz bir şehir olan İstanbul’un hem de en yoğun yerlerine trafiği büsbütün mahvedecek beton mıknatısları dikme yarışı baş döndürüyor. Tarihler böyle bir ‘İstanbul düşmanlığı’ kaydetmemiştir.
|