|
Dün ‘Milli Egemenlik’ adına siyasilerimizin attığı çocuksu nutukları, özellikle ‘milli irade’ edebiyatı yaparken sergiledikleri pişkinlikleri izlerken kahır ve utanç yaşadım. Ekranlar bu gürültülü gevezelikleri yansıtırken sıcağı sıcağına partilerin ilçe kongrelerinde aşiret düzeni yaşanıyor, icazetlilerin seçilmesi için hazırlanmış ortamlarda en hafif ‘milli irade’ deneyleri mahallinde boğazlanıyordu. Merkezlerin buyurduğu ‘mutlaka tek listeli kongre’ fermanlarının uygulanmasına nezaret eden palyaço demokrasisi, aslında 23 Nisan 1920’den bu yana bir arpa boyu ‘milli irade’ yolu almadığımızı sekseninci kere ortaya koyarken ‘milli egemenlik’ nutukları atabilmek için, herhalde insanın yüz derisi çarık gibi olmalıdır. Doğrusu ilk meclislerimizin oluşturulma biçimini de kutsayacak halimiz yok. O günün şartlarında oluşan siyasi irade, ısmarlanmış mebuslarla devrimlerini ve iktidarını pekiştirmeye çalışıyordu. Bu deney, demokrasi için ancak sıfırın bir milim ötesindeki başlangıç noktası olarak doğaldır. Esasen demokrasinin, en gelişmiş örneklerinde bile ‘milli irade’yi yansıtmak gibi bir hakikati yoktur. Meselâ ‘İngiliz demokrasisi’ bu gerçeğin anıtı ve kanıtıdır. Irak’a saldırı öncesinde milletin iradesi savaşa karşı yönde iken Başbakan Blair ülkesini bu vahşete ortak edebilmiştir. O bakımdan ‘demokrasi’den ‘milli irade’yi tecelli ettiren bir düzeni kastetmem. Gerçek demokrasinin tanımını namusumuzla yapmamız lazım: -Milletin, kendisini iyi hissetmesine yetecek kadar olsun ülke yönetimine katıldığını sanmasına demokrasi denir. Bu da milletin, yönetimdeki gizli ve açık güçler üzerinde bir ölçüde etkili olabilmesi, meselâ sermayenin onda biri kadar iktidar payı edinebilmesi demektir. Demokrasinin bundan daha iyimser bir tanımı olabilir ama kısmen gerçekleştiği birkaç istisna dışında uygulanmış örneği yoktur. * Milli iradeyi, parti içi demokrasi maskaralığı ile daha doğabileceği yerde boğan siyasi aşiret anlayışının egemenliği sürerken çağdaşlaşma yolunda bize rehberlik (!) eden AB’nin sahteciliği de nasıl da sırıtır?! Güya Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması için siyasi ölçütlerle ilgili düzenlemeler yaptırtan ve gereklerinin yerine getirilmesini gözetleyen AB’nin bir kere olsun işin özüne girdiğini gördük mü? Ciddi bir çağrı ile ‘siyaset yapma tarzınız ilkel; partiler, ön seçim ve seçimle ilgili çağdışı düzenlemelerinizi değiştirin’ diye kapımıza dayandıklarını işittik mi? Bu fasıldan tek dayatmaları, PKK güdümünde siyaset yapacak ırkçı partiler Meclis’e girsin diye ‘baraj oranını düşürün’ demekten ibarettir. Oysa adına demokrasi demeye devam ettiğimiz düzenimizin en önce eleştirilecek ve düzeltilecek yanı burası. Kimler nasıl siyaset yapıyorlar? Özellikle parti tabanlarında siyaseti yürütecek kadrolar nasıl oluşuyor? Kestirmeden söyleyelim: Mevcut siyasi aşiret reislerinin arzu buyurduğu şekilde yürütülmeye çalışılan kongreler sayesinde demokrasi değil, partizanlık ve yolsuzluk tabana yayılmaktadır! İcazetini, o mahaldeki partililerden değil de, genel merkezden alan il veya ilçe teşkilat başkanları bu güç sayesinde o çevrenin ‘demokratik mafya lideri’ oluverirler. İcazetli kongreler sayesinde aşiretin genel merkezi tarafından ‘kongre manevrası’ ile tayin edilmiş ‘parti komiseri’ devletin yöredeki gücünü ve imkânlarını siyasi yandaş ve akrabalara bölüştürme görevlisi olduğunu bilir, seçmeni umursamaz. Türkiye’nin parlamenter demokrasi deneyi, başından bugüne kadar böyle bir yozlaşma ve yolsuzluk tarihidir. Toplum bunu sorgulayıp hesabını kesecek olgunluğa ulaşana kadar, küresel güçlerin içerdeki siyasi ve iktisadi işbirlikçileri tarafından sürü halinde güdülmeye devam edeceğimiz kesindir…
|