|
Sayın Sezer’in Harp Akademileri’nde yaptığı gergin ve keskin konuşma bana rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in 1960 ihtilali ile ilgili benzetmesini hatırlattı: -Yoğurttan hükümete mukavvadan kılıç! Yazık! Bir takım başarılarına rağmen, içeride ve dışarıda Türkiye’yi ancak ‘Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ düzeyinde temsil eden, kendi deyimleri ile ‘pazarlayan’ ve benzersiz bir kayırmacılık uygulaması ile çok ağır yolsuzluk şaibeleri altında ‘yürütme’ çarkını elinde tutan bu iktidarın icraatlarını dengeleyecek devletlû makamın Sayın Sezer olması millet için ne büyük talihsizliktir! İnsan, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’i çağrıştıracak bir deneme yapmaktan kendini alamıyor: -Yelden iktidara telden korkuluk! * Türkiye’nin arı-duru vicdanı soruyor: -Ordumuzun nice şehitler vererek mücadele ettiği ve yakaladığı Mehmetçik katillerini kolayca affeden, onların önemli bir kısmı tekrar dağa çıkıp askerimize kurşun sıkarken gidip o gaziler kurumunun kurmay okulunda şecaat arzedebilen kişinin içtenliğine nasıl inanacağız? Türkiye’nin kuşkucu beyni soruyor: -Yoksa bu kükreyiş (?!) irtica ve başörtü başlıkları altına yerleştirilen söylemlerle, en mülayim yorumu dahil her türlü İslâmi oluşa tahammülsüzlüğü yansıtabilmek için midir? Malum; Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz ortaklığının benzersiz bir dalaletle milletin gönül tahtı olması gereken tepeye çıkardığı bu buzul ciddiyet sahibini, nükteleriyle ünlü Bektaşiliğin etkinliklerinde görebilirsiniz ama Mevlânâ’yı anma törenlerinde bulamazsınız. O Mevlânâ ki, İslâm’ı batıdaki yetmişiki çeşit zındıklara bile sevimli gösterebilmiştir. * Sayın Sezer, hanımları başörtülü olduğu için bir kısım AKP’lileri üstü kapalı biçimde irticacı ilan etmek suretiyle iktidara akıl almaz bir destek sunduğunu göremiyor mu? Bir yandan tayinlerde elinden geldiği kadar ‘Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’ gibi sık eleyip sık dokurken bir yandan da başörtüsü konusunda laikliği acımasızca yorumlayarak iktidarın yıpranma katsayısını düşürdüğünü kestiremiyor mu? Başbakanlık koltuğunda oturan kişinin, ülkedeki her eğilimden insan tarafından saygın ve hiç değilse nefret edilmeyen biri olarak görülmesi gerektiğini kavramamakta direnen Erdoğan, kendi ana tabanında fazla kayba uğramamışsa bunu Sayın Baykal ve Sayın Sezer’e borçludur. Milyon kere de söylemiş olsam yine vurgulayacağım: Türkiye’de bir siyaset adamını veya cemaat önderini kökten laikçilik adına eleştirdiğiniz sürece onu dindar halkın gözünde aklamış olursunuz. O kadar ki bir müddet sonra bu siyaset veya cemaat önderinin muzır yanlarını görmeye başlayan saf dindarlar, arkalarını dönecekken sırf kökten laikçilerin inadına savunmaya ve sahiplenmeye devam ederler. Böyle ortamlarda birileri çıkıp da minareyi çalsalar, kılıf aramalarına gerek kalmaz! Yapacakları veya el altından yaptıracakları propaganda yeterlidir: -Laiklik maskesi altında İslâm düşmanlarının bize nasıl saldırdıklarını görüyorsunuz değil mi?… İşte sizin duyduğunuz yolsuzluk iddiaları da aslında bu kâfirlerin hakkımızda uydurdukları iftiralardır. Biz hiç öyle şey yapar mıyız? Bütün servetimiz gençliğimizdeki onbin dolarlık helâl maaşlardan, bir de çocuklarımızın düğününde takılan hediyelerden kaynaklanmıştır. Bu tür kapalı devre yayınlardan etkilenmesi kaçınılmaz olan her türden dindar kesim, başta Sayın Sezer olmak üzere kökten laikçilerin amansız başörtüsü nefretlerini gördükçe iktidarın yanlışlarını sineye çekiyor. Şimdi; acaba kim kimin dostu, kim kimin düşmanı? Kim gerçekte ulus devletin bütünlüğünü istiyor, kim ister görünerek aksine çalışanların ekmeğine yağ sürüyor?
|