|
Tarih boyunca 'Daima zayıfın yanında yer alan, mazlumu koruyan, muhtacın yardımına koşan, başkaları için fedakârlık yapan.....' millet olduğumuza ilişkin yaygın söylemi bilirsiniz. Yalnız hemen kaydedeyim; 'Türkün Türk'e propagandası' diye söze başlayıp millete ve tarihe kara çalanların izinden gittiğim yok. Bu yolun erbabı, 'Türkün Türk'e propagandası' derken en iyi ihtimalle yarı yarıya haklıdırlar.
Zira işin öbür yüzünden bakıldığında bilinçli veya bilinçsizce yaptıkları 'Türk geçinenlerin Türk'e karşı propagandaları' olarak kayda geçmekte, etki etmektedir. Bendenizinki, insafı elden bırakmamaya azmederek kendi kendimizi sorgulamaya dair örnekleme umudu güden arayışlardır. Ne dedik? 'Zayıfın yanında, mazlumu koruyucu, muhtaca yardımcı, başkaları için fedakârlık yapan millet...' Bu hasletler aslında -bazı aşırı mezhep ve akımları hariç- hemen bütün dinlerce yüceltilen güzelliklerdir.
Biz, millet olarak sanki her zaman bu hasletlerin her birinde birinciyiz gibi hissederiz, hissetmeye yönlendiriliriz. Çok mu kötü? Her millet, yetişen nesillerini bu güzelliklerin hakikatini yaşamaya ve yaşatmaya özendirmek için böyle toplu telkinleri gelenekleştirmiş bulunsa ne hoş! Bu noktada bir kayıt daha düşmem şart: 'Türk milleti' tamlamasını asla ırkçı bir çağrışım kastı güderek kullanıyor değilim. (Bu bahisle ilgili geniş hesaplaşmam; Milliyetsizlik-Milliyetçilik kitabımda...) Şimdi: Türk milletinin bu güzel özelliklerin her birinde yıldız gibi parladığı dönemlerin başka toplumlarınkinden çok daha fazla olduğuna inansam da, her zaman böyle yaşamadığımız, böyle hissetmediğimizi muhakkaktır.
Tamam, geçmişte pek çok yabancı gözlemci, Türk milletinin bu parlak hasletlere sahip bulunduğu yönünde tanıklık etmişlerdir! Bununla birlikte; tam tersi özelliklerimizin öne çıktığı, zayıfın değil güçlünün yanında yer aldığımız, mazluma bir darbe de bizim indirdiğimiz, muhtaçtan bir yama da bizim kopardığımız, başkaları için değil kendimiz için bile en küçük fedakârlığı yapmadığımız dönemler olmuştur. Yıkımları da böyle çözülme ve bozulma çığırlarından sonra yaşadık...
Bu günlerde de, çürük yanlarımızın can sıkıcı derecede yaygınlık kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Ne kadar çok insanımız 'Düşene bir tekme de ben vurayım' diyor...
Çoğu açıktan da vurmuyor üstelik. Denebilir ki: 'Efendim, etme-bulma dünyası bu; bugün düşen de dünkü düşene tekme atmıştı.' Olabilir de insanı ve toplumu yücelten haslet, asıl böyle durumlarda dahi 'düşene vurma' bayağılığından kendisini sakındırabilmek değil mi?
Elbette savaşta düşene vurmayı anlayabilirim. Zira düşmanı yaralı bırakmak tehlikeyi göze almaktır. Fakat bugün düşene vuranlar, yaşanmakta olan savaşta cephe tutmuş bulunanlardır. Kendini bir cephenin tetikçisi olarak görenlerin vurmasına ne diyebilirim? Onlar görevlerini yapıyorlar. Yalnız onlar da asgari ahlâkla vicdanlarında bir açık kapı bırakmalılar: Düşene, düşürülene vurmayanlar onun her işini kutsadıkları için değil, hakiki Türklüğün ve aynı zamanda hakiki Müslümanlığın şanından bildikleri için savunuyor olabilirler. -13/04/2008 tarihli BUGÜN gazetesinden alınmıştır- |