Herkes gösteriyor efendim... Siyasetçi gösteriyor, gazeteci gösteriyor, sanatçı gösteriyor, eh tabii teşhirci de gösteriyor. Hep gösteriyoruz ama acaba görüyor muyuz? Özellikle kendimizi görebiliyor muyuz? Bu çağın şanındandır; önce ‘hakikat’ asli niteliğini yitirmiştir: Meşrubat reklâmın ne diyor?
Meşrubat reklâmın ne diyor? ‘İmaj hiçbir şeydir, susuzluk her şeydir...’
Meşrubat böyle derken çağdaş hayat da şöyle diyor: ‘Görüntü her şeydir, hakikat hiçbir şeydir!’ Bu durumda ‘mecazi’ olan ile ‘hakiki’ olan da yer değiştirmiştir. Neredeyse bu gidişle ‘Ahmet’in ateşi var’ dediğimiz zaman yanmakta olan çakmağını kastedeceğiz, ‘orman ateş aldı’ dediğimiz zaman da ağaçların 41 derece hararetle hasta döşeğinde yattıklarını ifade edeceğiz. Oysa bizim bilgelik iklimimizin havasını ve suyunu oluşturan tasavvuf daha katı ve somut hakikatlerimiz için bile tam aksini söyler: ‘Bu görüp yaşadıklarımızdır mecaz olan; hakikat ötededir...’
Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurur: ‘İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.’
Rüya şimdikidir, gerçek ise ayıldığımız zaman göreceğimiz... Mecaz buradadır, hakikat ötede... Bugünkü çağdaş algı biçimimiz ise, hakikatin sadece dokunabildiğimiz şey olduğunu söylerken kavramların içeriği de kayganlaşıyor. Zira bu kadar daraltıcı ve maddeye indirici algı, somutu bile hiçleştirebilir, elden-avuçtan düşürür! Gösteri çağı bu, önemli olan neyi nasıl gösterdiğin... Böylece bir harfçik atarak insanın en sefil davranışlarından biri olan riyayı ‘gösteri’ kavramıyla tasfiye ettik, ikiyüzlülüğü önce saygınlaştırdık, sonra mesleğe, sonra inanışa ve nihayet dine dönüştürdük. Gösteri dini... O harfçik, ‘gösteriş’ kelimesinin içindeki (ş) sesinden ibaret... Artık gösteriş yok, gösteri var. Bir (ş) harfini düşürmekle ikiyüzlülüğü en saygın insan maharetine dönüştürdük.
Gösteriyoruz, gösteriye gidiyoruz, gösteri yapıyoruz, hatta ‘sema gösterisi’ bile üretebiliyoruz. Ne eğlenceli değil mi? Sema, Hazret-i Mevlânâ ve nice sûfinin aşk ile coşup taştığı zaman ışık etrafında dönüp duran pervane gibi kendini terk etmesi, görüntü olmaktan çıkması, gerçeğe taşınması iken biz ona ‘kendini gösterme’ muamelesi yapıyoruz. O zaman ‘sema gösterisi’ ne oluyor? Aşk gösterisi!
Aşkın gösterisi olur mu? Gösteri çağında her şeyin gösterisi olur efendim! Dinin de gösterisi olur. Hep gösteririz, her şeyi gösteririz... Peki, görür müyüz? Ne gerek var ki? Gösterenin görmesi şart mı efendim?
Aynı anda hem teşhirci, hem röntgenci mi olalım? Gösteri yeter! İmdiii... Gazeteci ve yorumcular olarak gösteri dünyasının görece en ağırbaşlı adamları görüntüsü içinde, şu seçim eşiğinde yırtınırız ki önce başbakan programımıza katılsın, sütunumuza teşrif etsin, sonra öteki iddialı siyasiler, sonra vakit kalırsa daha mütevazı olanlar... Niye?
Göstericiliğimizin ne kadar ilgi gördüğünü rekabetsizlik şartlarında keyfince ölçen şirketin dağıttığı çizelgede programımız en üst sıralarda yer alsın ki şanımız daha da yürüsün, en azından yerinde kalsın... Yazımızı en çok okunan olsun ki yaptığımız gösterinin müşterisi her zaman artsın, artsın, artsın, dünya bizim satırlarımıza baksın! Sonra da bu gösteri çağında karşımıza gelen siyasetçiden hakikat bekleriz. Sahi bekler miyiz? Hayır, bekler gibi yaparız. Yoksa çok iyi biliriz ki onun da hakikat diye bir hesabı yok, sadece gösteri için vardır. Gazeteci olarak kendimizde bulunmayan hakikati siyasetçinin sergilemesi için yırtınan adamı oynarız. Neymiş, bizler yüce aracılar olarak halkın aydınlanması için varız ya; öyleyse siyasetçiyi onun için sıkıştırır ve hakikati dilinin altından kerpetenle çekip çıkarmaya çalışan adam gösterisini sürdürmeliyiz... Gösteri çağında insaniyet ne çetin arayış? -www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |