Dünya biliyor ki ABD’nin İran’a uyguladığı ambargo, -kendi üst yönetimine yakın olanlar dâhil- çok Amerikan firmasınca delinir.
Böyle bir ülke, ‘müttefik’ dediği Türkiye’ye ‘Niye İran’la ortak enerji yatırımı için ön mutabakat imzaladın?’ diye niçin sitem eder?
Sen kraldan daha kralcı davranıp adamlara kabile devletlerden bile görmedikleri saygı ve hatta tazimi adet edinirsen olacağı budur! Küstah kovboy, sende kendisine yönelik dehşetli bağımlılık hissinin kökleştiğini görünce Kurtlar Vadisi- Irak filmindeki subayının üslubundan şaşmıyor:
‘Donunun parasını bile ben veriyorum, onu çözmen gerekeceği için tuvalete giderken bile benden izin alacaksın...’
Oysa onların ipekli donlarında, güney yarım kürenin kölelerinden emilen kan, ana sermayedir, ayrı bahis!
Soğuk Savaş boyunca Moskova uydularına, şimdi ABD’nin bize davrandığı gibi davranırdı. Beride ise büyük NATO üyesi ile küçüğü arasında sanki eşitlerin ortaklığı söz konusuymuş gibi bir görüntü ile devletlerarası ilişkilerin nezaket çerçevesi korunurdu. Şayet önemli ihtilaflar çıkar da bu üslup aşılacak olsa dahi durum kamuoyuna yansımaz, böylece iri ülke, küçük veya orta ölçekli müttefikini aşağılamış görünmezdi.
Ankara’nın kendisini, Soğuk Savaş’ın Moskova uyduları gibi hissetmesinin yarı karanlık hikâyesini okuyamazsak önümüzü göremeyiz. Onun için önce Berlin Duvarı yıkıldığında Türkiye’yi yöneten İnönü aşılı özgüven yoksunlarının aşağılık duygusunu çözmemiz gerekir: ‘Eyvah Avrupa için kızıl tehdit ortadan kalktı, artık Batı bize eskisi kadar stratejik önem atfetmez...’
Atatürk’ün ölümüyle tırmanan özgüven yoksulluğu, Soğuk Savaş sonrası Ankara’yı büsbütün vehim kumkuması yaptı, ülkeyi ‘ABD’nin şamar oğlanı’ çizgisine oturttu.
Irak’la ilgili tezkerenin reddinden sonra ise, Beyaz Saray ve Pentagon Ankara’ya amansız bir ‘suçluluk duygusu’ yüklemeyi becerdi. Oysa gerçekte tezkerenin reddi ilahi bir müdahaleydi. Bu ilahi müdahalenin sebepler dünyasındaki şekillenişi, ABD’nin -bilinçli veya bilinçsiz, kendi içlerindeki ihtilaflarla ilgili veya ilgisiz- Irak konusunda Türkiye’ye hiçbir somut güvence vermemesine düğümlüdür. (Ayrıca Ankara’da birkaç asker veya siyasetçi, ABD’nin Irak’a kuzeyden girmek için bizden istediği destek ve birliklerin konuşlandırma izninin ardındaki başka emelleri sezdikleri için tezkerenin reddi bahsinde belki, ‘ürkek suskunluk’ yöntemi ile ilahi müdahalenin tecellisinde bir dirhem himmet sahibi sayılabilirler.)
ABD’nin Ankara’ya uyguladığı ‘suçluluk duygusu’ basıncı öyle bir süreç geliştirdi ki, bu ülkenin elçileri kendilerini Türkiye’nin kralı gibi gördüler. Aslında çok basit bir hatamız, Ankara’yı içinde yattığımız bir işgalci hapishanesi, ABD’yi de gardiyan yapıverdi.
Bu hata, siyasetçilerin ve askerin, kendilerine başvuran her ABD’li yetkilinin görüşme talebini anında kabul etmeleridir. Böylece ABD’lilere ‘Siz mi görüşmek istiyorsunuz, ne demek, emriniz olur, bütün işlerimizi bırakır sizi bekleriz, buyurun’ der gibi bir izlenim verdik. O kadar ki, ABD’nin elçisinin başbakanımızla görüşmesi, herhangi bir bakanın buluşmasından kolay ve olağan hal aldı, ‘çat kapı’ girivermeye başladı... Bir elçiye neredeyse kendi ülkenizin gizli yöneticilerinden biriymiş gibi davranırsanız o da kendisini sömürge genel valisi yerine koyar! Bu aşağılanmanın müsebbibi biziz.
İşte, Rusya’nın enerji kaynaklarını diplomasi aracı yapmasından rahatsızlığını defalarca ilan etmiş ABD, belki de Türkiye’nin İran’la vardığı mutabakatla Moskova’ya seçenek geliştirme çabasından hoşlandığı halde Ankara’ya sitemde bulunur.
Niye? Kendimizi ABD’ye karşı suçlu hissetmeye devam edelim diye! Eh artık, illellah demenin zamanı gelmedi mi?!
Zavallı Ankara; şundan-bundan korktuğunun binde biri kadar Allah’tan korksa, keramet ve keşiflerle kanatlanıp uçacak, farkında değil... -www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |