Tam da sandığın kenarına geldiğimiz sırada Ankara ansızın İran’la enerji anlaşması imzalayıverince ilgili -azıcık da olsa bilgili- her kişinin zihninde ‘Ne oluyoruz?’ sorusu burgulandı.
Bu hamlede hiç değilse bir teselli kesindir:
Osmanlı’nın ‘Hasta Adam’ saatlerindeki ‘Avrupa ne der?’ sorusuna bağımlı hükümet etme tarzının -Atatürk’ün ölümünden sonra- teslim aldığı Ankara demek ki arada bir sadece kendi çıkarı doğrultusunda haysiyetli kararlar da alabiliyor veya şahsiyetli tepkiler de verebiliyor. Hatta sadece teselli demek bile az olabilir. Böyle bir hamle, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın hakkını veren bir devlet olma yoluna girebileceğine ilişkin umut da yaşatabilir. Üstelik bu hamlenin altında okunmak istenecek makul veya gayri makul pek çok ‘buzağı’ hikâyesine rağmen! Ankara’nın bu hamlesinin yalnızca kendi önceliklerine dayalı değil de başka güçler tarafından ısmarlanmış bir girişim olduğu yolunda ne gibi yakıştırmalardan söz edilebilir?
Meselâ ABD’nin örtülü onayı ile veya hakiki muhalefetine rağmen, AB’nin teşviki, bilhassa da İran’la derin iyilikler geliştirmeye çalışan İngiltere’nin desteği ile Moskova’ya yönelik çok taraflı bir mektup yazılmış olabilir: Yeter artık ey Rusya, bütün bir Avrupa ve bu arada biz Türkiye, senin şu enerji kaynaklarını, eskiden vahşi diplomasi aracın Kızılordu’yu kullandığın gibi aleyhimize işletmene dur diyebiliriz; büsbütün seçeneksiz değiliz! Öyle veya böyle, Ankara bu hamlesi ile en azından ‘Mavi Akım’ denen hattın, kendi yetkililerinin gaflet, dalalet ve/veya ihaneti ile yenilmiş en büyük kazık olduğunu tescil etmektedir. Daha bu ‘enerji kelepçesi’ ilk gündeme geldiğinde ‘Deliyürek’ dizisinde ‘Mavi Geçiş’ adı altında konu edinerek –biraz da televizyon hikâyeciliğine uygun abartı ile- ‘5000 yıllık Türk tarihinin en büyük ihaneti’ şeklinde nitelediğim tasarı artık Ankara için çağdaş bir siyasi ‘Moskof Mezalimi’ halini almış bulunmaktadır. Tarihteki hiçbir Türk devleti, üstelik ortada kaybedilmiş bir savaş da yokken bizatihi yöneticilerinin eliyle kendisini bir başka bir devletin esareti altına sokan böyle korkunç bir antlaşma imzalamamıştır. Sadece bizim değil, dünya tarihinde de savaş kaybetmeksizin böyle bir antlaşma imzalayabilen başka devlet yoktur. Bu gaflet, dalalet ve/veya ihanet Rusya ile çok yoğun iş ilişkileri olan bir büyük firmanın öncülüğünde ve daha sonra Yüce Divan’lık olan bir başbakanın sorumluluğunda yaşanmıştır. (Bu yüzden de, ülkenin en uyanık seçmenleri, ‘Aklanmazsam siyasete dönmem’ dediği halde zaman aşımıyla sıyrılan şahıs için ‘mesut’ gözlüklerle sandığa giderlerse hemşerileri olarak ağır bir hayal kırıklığı ve utanç yaşayacağım.) Türkiye sırf bu ihanet antlaşmasını imzalayabilsin diye uzunca bir süre atıl hidroelektrik kapasitesi ve jeotermal gibi seçeneklerini değerlendirmekten uzak tutulmuş, ayrıca bakir seçenekler için arayışa girmemiştir. Bu gaflet, dalalet ve ihanet süreci daha Atatürk’ün ölüm döşeğine düştüğü gün başlamıştır. O demden itibaren Türkiye adım adım devlet olmaktan çıkartılarak milli bir enerji politikası sahibi olma zorunluluğunu algılayamaz hale gelmiştir. Gazi’nin başlattığı ‘Biodizel’ araştırmalarının sürdürülmemesi, petrol aramalarının tavsaması, sonra büsbütün terk edilmesi, öteki seçeneklerin gündeme bile gelmemesi, Türkiye’nin çok yönlü enerji esareti altında kalması için geliştirilmiş Sevr’in satırbaşlarıdır.
Bu çerçeveden baktığımız zaman Ankara’nın İran’la enerji antlaşması imzalaması, hangi şartlarda gerçekleşirse gerçekleşsin, doğrudan veya dolaylı biçimde başka kimlerin de işine geliyorsa gelsin, savsaklanmayacaksa çok önemli bir hamledir. -www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |