Seçim söylemlerindeki sertlikler gittikçe tırmanırken nükte göçtü, göçüyor. Eleştirilerini latifeler, fıkralar ve kıssalarla süsleyen Bölükbaşı çekilip göçeli beri siyaset meydanlarının şenlik boyutu nefrete yenilmeye yüz tuttu.
Merhum Bölükbaşı’nın millete yaptığı hizmetin büyüklüğünü şimdi daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum. Kanaatimce Bölükbaşı iktidar ve ana muhalefet partilerinden daha yüksek bir hizmet görüyordu. DP ve sonrasında AP iktidar olarak uygulamalarıyla ülkeye katkı yaparken kıdemli ana muhalefet CHP de aşırı sert denetim ve eleştiri yöntemiyle kendince görev yürütüyordu. Her iki cephenin kavgasından millet hep zarar gördü, görmeye de devam ediyor... Oysa Bölükbaşı, Nasrettin Hoca gibi büyük ve ebedi bir hizmet yaptı. Hazret nasıl bu toplumun hoşgörü ve sevecenlik damarını derinleştirdiyse, Bölükbaşı da siyasete soylu nükteyi getirerek okumaz-yazmaz bir halkı kendi şifahi mizahçı geçmişiyle buluşturdu. Bölükbaşı, siyaset meydanında olabilecek azami şiiriyetti. Eski kültürümüzün taşlamacı şiiriyeti...
Demirel’in özellikle 1975’lerden sonra daha yoğun sivriliklerle süslediği eğlenceli üslubu da siyaset dünyamızın üzerinde tebessümler gezdirdi, hatta hasımlarının bile bir ölçüde eğlenmelerini sağlayabildi. Bölükbaşı mektebinden gelmemesine rağmen Demirel yine de onun -daha az sevimli- bir türevi sayılabilirdi. Halkı da, rakiplerini de güldürebiliyordu. Bir ara Cindoruk sahne aldı ve nükte bayrağını dalgalandırmaya çalıştı. Bu eğlencelik siyasi damarın yaptığı sadece halkı eğlendirmek değildi. Burada, rakibi hem kızdıran, hem gülümseten bir çeşni vardı. Bu çeşnidir ki siyaseti kan davasından ve nefret yarışından çıkartır, başka hiçbir şey değil!
Şimdiyse meydanlardaki liderlerin nükte gibi bir derdi yok! Biricik kasıtları, rakibi aşağılamak... Böylelikle ortaya birkaç başarısız espri deneyi dışında sadece sertliğe dayalı bir seçim şamatası çıktı. Liderler bu güzel halkın hoşgörülü ve neşeli yüzünü fena halde gererek alkış toplamayı ve tatmin olmayı yegâne meydan marifeti sayar oldular.
Meclis’e yalnızca iki partinin girebileceği bir ortam için bu yöntem gerçekçi ve faydacı görülebilirdi. Nitekim Sayın Erdoğan Sayın Baykal’a saldırarak onu kendi zemininde dik tuttu. Sayın Baykal da özellikle irtica ve laiklik bahsinden vurdukça, dindar insanımızda Sayın Erdoğan’a sarılma veya ondan vazgeçmeme duygusu baki kaldı.
Meydana üçüncü bir etken olarak MHP çıkınca durum değişti; iktidar ve ana muhalefetin bilinçli veya bilinçsiz ezberi bozuldu. Üstelik MHP’nin her iki taraftan da alabileceği az veya çok oy vardı. Tam da bu noktada iktidar cephesi hayati bir hata yaptı; soldaki MHP teveccühünü kullanıp CHP’den farkı olmadığını vurgulamayı temel strateji edindi. İktidara yakın medya bu damarı kaşımaya, MHP’den böyle örnekler bulup teşhir etmeye ve vurgulamaya koyuldu... Bu, vur deyince öldürmekti. Sonunda ters tepti... Köken itibariyle MHP’li olup da Sayın Erdoğan’a oy verenleri kovalamaktı bu. Keskin sirke bir kere daha kabına zarar verdi. Sayın Erdoğan ve Sayın Baykal birbirlerine sertleştikçe MHP’ye hizmet ettiler.
Peki, o arada Sayın Bahçeli’nin de sertlik yarışına katılması niye MHP’nin aleyhine olmadı?
1) MHP tabanında Sayın Bahçeli’yi sert görmek isteyen kesim zaten var. Onlar bir ölçüde tatmin oldular. 2) Sayın Bahçeli’nin ılımlı lider görüntüsünün yerleşmişliği yüzünden şimdiki sertlik üzerinde o kadar iğreti duruyor ki, MHP’ye başka zeminlerden oy vereceklere neredeyse tersinden bir siyasi şaka gibi geliyor.
Bu sandık açılınca iktidar partisi hayal kırıklığına uğrarsa, asıl kabahati kampanyasının MHP’ye yönelik taktik boyutunda aramalıdır. Özellikle ‘kafatasçı’ başlığı altında toplanabilecek sataşmalar, Sayın Bahçeli’yi tutmayan veya başka bir sebeple Erdoğan’a oy veren ülkücü kökenlileri incitti, küstürdü ve nihayet büyük ölçüde kaçırdı... -www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |