Ömer Lütfi Mete | Resmi Internet Sitesi... - Meydan Sarhoşluğu

Meydan Sarhoşluğu PDF Yazdır E-posta
    Sayın Abdullah Gül’ü siyasetin arazisinde dilinin üstünde yürürken tökezler görünce, seçim macerası yaşamış biri olarak, er meydanı ile şer meydanı arasında çok ince bir zar bulunduğunu bir kere daha iliklerime kadar hissettim.

    Her zaman konuştuğu kelimeleri özenle seçen, üstelik bunun için de yarım saat ‘eee, ıııı’ diye gevelemeye ihtiyaç duymayan Gül, kendi çizgisiyle bağdaşmayan çamlar devirmeye başladı. Durduk yerde tarihi bir ‘sallama’ ile ummayacağımız derecede cahilce konuşabileceğini gösterdi: ‘Enver Paşa iç siyaset uğruna 90 bini kişinin ölümüne yol açtı?’

    Ne iç siyaseti?!

    Ne 90 bini?!

    Asıl iç siyaset kepazeliği burada! Eski ama hâla tedavülden kalkmayan bir sahte tarih kepazeliği... Atatürk’ü yüceltebilmek için başkalarını batırmak şartmış, Mustafa Kemal’in büyük adamlığını görebilmek için Enver’in küçüklüğü üstüne külliyat üretmek zorunlu imiş gibi.

    Bu iç siyaset dalaveresini artık aşma zamanı gelmedi mi?

    Abdullah Gül, Enver’e sataşmakla bu eski sefil iç siyaset hesaplaşmasına insafsızca katılmış, katkı yapmış olmuyor mu?

    Bir kere 90 bin rakamı sadece Enver Paşa’ya değil, milletimize ve kendi kendimize iftiradır. Genel Kurmay’ın belgeleri ile de artık biliniyor ki kaybımız bu rakamın üçte birinden fazla değil. Şüphesiz üçte bir de korkunç bir kayıptır ama yeni araştırmalar ortaya koydu ki, Sarıkamış Savaşı, az kalsın Rusya’yı orada çökertiverecekken ilahi takdir cilvesiyle ters dönmüş, bunda Enver Paşa’nın hatalarından çok bazı komutanların ihanetle dalalet arası veballeri etkili olmuştur.

    Kısacası Sayın Abdullah Gül’e hiç yakışmadı... Bundan hiçbir kazancı da olmayacaktır. Gazi hayatta iken bir kısım yağcıların işine yarayabilen Enver’i lanetleme kolaycılığı, Sayın Gül’e hayır getirmeyecek, kimse onu ‘daha Atatürkçü’ görmeye başlamayacaktır.

    ***

    Siyasete atılıncaya kadar çevresinde ‘çok iyi insan’ olarak bilinen nice kişi tanırız ki seçilip bir yerlere gelince adım adım dönüşüm yaşamaya başlar. Önce ‘çok iyi insan’ gider, ‘iyi insan’ gelir, sonra o da gider, ‘insan’ kalır. Öyleyse ‘çok iyi insan’ siyasete girmemeli mi?

    Onu söylersem, ‘siyaset büsbütün çakallara kalsın’ demiş olurum! Ancak Hazret-i Ömer gibi yüce bir insanın siyasi hayatından pişmanlık hissettiğini de hiç aklımdan çıkarmam. Ölmek üzere iken, halifelik görevinin kendisini iyilik ve güzelliklerden yana hasara uğrattığına ilişkin endişe belirtmiş, Allah’a nasıl hesap vereceğinden korkmaya başlamıştı.

    Özellikle bu örneğe baktıkça siyasete giren insanın bir şeyler yitirmeyi göze alması gerektiğine hükmetmişliğim pekişir. Yitirdikleri ile kazanacakları birbirini dengeler mi, dengelerse nasıl dengeler; o uzun ve ince bahis... Gerçekten iyi hizmetler yapar, insanlar için koşturursa, kaçınılmaz olarak söyleyeceği yalanların, alacağı kul haklarının telafisine yetecek güzellikler biriktirebilir. Eskilerin ‘hubb-u cah’ dedikleri ‘baş olma sevdası’ ile hareket etmeyen, siyaset dükkânlarını hükmetme ve kendini kanıtlama ‘kârhanesi’ olarak görmeyen kişiler halkın gönlündeki kara listeye girmeden ömürlerini tamamlayabilirler. Eh, halkın lanet okumadığı kişiler için de Hakk’ın divanında bir af kapısı elbet vardır. Yetkilerini kötüye kullanarak yüklüce dünyalık biriktirenler ise zaten öte dünya ile ilgili ciddi bir hesap yapmamakta veya hesabını batıl fetvalarla yaparak Allah’ı kandırabilecekleri vehmiyle gizli Firavunluk yoluna girmektedirler. Onlar için ise ‘iyi insan’ olmak veya olmamak bahsini aşmış, ‘zengin adamlarla olmak’, ‘zengin adam olmak’ veya en çok da ‘büyük adam olmak’ derdine kilitlenmişlerdir.

-www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.-

 
Kayıp Parola? |  Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Sayfa | İletişim | Arşiv

© 2007 Ömer Lütfi Mete | Tüm Hakları Saklıdır.
Tasarım & Kodlama : B.Y | kara_baskan