|
Sadece Demokratik Zarafet mi? |
|
|
|
Tony Blair’in görevini neden Gordon Brown’a devrettiği kurcalanması gereken bir değişim değil mi? Ortada bir seçim hezimeti yok. Ülkeyi çalkalayan bir rezalet yok. Görevini kötüye kullandığı, kendisinin veya yakınlarının yolsuzluklara bulaştığı yolunda herhangi bir ciddi iddia da, emare de yok. Yüze göze bulaştırılmış bir ülke işi yok.
Aksine parlak bir siyasi kariyer var. Henüz siyasi mağlubiyet de tatmamış. Ülkesi, onun başbakanlığından önceki döneme nazaran daha kötü değil, daha iyi durumda. Yalnız İngiltere dünyanın dört bir yanında dış gözle ABD’nin kuyruğu gibi algılanmış ama bu da işin gerçek yüzünü yansıtmıyor. Blair’le birlikte ülkesi aslında ABD’ye kuyruk değil müttefik görünümlü amansız rakip konumundadır: ‘Nereye girersen o deliğe ben de gireceğim, seni yalnız bırakmayacağım. Niye? Dünyanın tek egemeni olmana razı değilim! Güneş batmayan imparatorluk olarak hâla her yerde, hem de senin nüfuz alanım diye tekeline almak istediğin coğrafyalarda bile ensendeyim.’
Böyle yaptığı için İngiliz Başbakanı ‘Bush’un kanişi’ diye aşağılanmış. ABD başkanı son görüşmelerinde Blair’le ilgili benzetmeyi güya eleştirmeye kalkışıyor: ‘Sana Bush’un kanişi diyorlar ve haksızlık ediyorlar. Sen bundan çok daha önemli ve büyüksün...’
Şaka mı bu? ‘Sen kanişten daha önemli ve büyüksün’ ne demek? ‘Sen kurtsun, kangalsın, ayısın, devesin, aslansın’ mı demek?
Bush’un ‘yarma’ bir Teksas’lı olara sürekli baltayı taşa vurduğunu bilmesek Blair’i ‘kaniş’ gibi uysal bir köpeğe benzetilmesini uygun bulmadığına hükmeder, dolaylı biçimde İngiltere’nin ABD’ye yönelik tacizinden yakındığını düşünürdük. Fakat dil sürçmeleri ve saçmalıkları bilinçsiz değil de ‘kendine özgü marazi bir bilincin ürünü’ olan Bush bu; onun için ‘ağzından kaçırdı’ demek de tam uymuyor, ‘çam devirdi’ demek de... Bu lafların ardından Blair için ‘onun kadar iyi konuşabilmeyi isterdim’ diyerek tartışmaya açık olmayan bir iltifatta bulunması ise, Bush türü gel-git örneklerinden biri...
Öyle veya böyle, Bush ve Blair’in bu son resmi -belki de yarı resmi- buluşması dahi ABD’nin İngiltere’yi nasıl algıladığını yansıtmaktadır. Bu algının özünde, müttefik görüntüsü altında sürekli kendisini kovalayan yaşlı ve hasta bir aslandan duyulan rahatsızlık vardır.
‘Sovyetler çöktü, ABD dünyanın tek hâkimi’ derken İngiltere’nin birdenbire en önemli ikinci küresel oyuncu olması herhalde sadece Blair’in marifeti değildir. Fakat bu süreci İngiltere adına başbakan olarak iyi yönettiğinde kuşku yoktur. Şimdi; bu siyasetçi parıltısını tüketmeden başbakanlığı bıraktı.
Niye? Çünkü İngiliz toplumunun ve kendi partisinin tabanı yenilik ve değişim istedi de onun için!
Ne hoş, ne şirin değil mi?
‘İşte orada böylesine yüksek bir demokratik terbiye var, bizde siyasetçi ölmeden koltuğu bırakmaz’ türünden özeniş ve yerinişlerden zaten midem bulanır. Ancak bu gibi değişimlerin arkasında başka iradelerin bulunabileceği konusunda en küçük bir şüphe duymamaktan ise daha fena tiksinirim.
Ne malum bu değişim, İngiltere’yi küresel ölçekte ciddi bir rota dönüşümüne zorlayan derin iç dinamiklerin iradesinden kaynaklanmıyor? -www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |