|
Toplumumuzu sağ-sol, Kürt-Kürt olmayan, Alevi-Sünni diye kutuplaştırarak vuruşturmak suretiyle Türkiye merkezli çıkarlarını korumak veya yenilerini edinmek isteyenler, geçmişimizden geleceğe ‘geliştirilmiş bir evrensel hoşgörü kültürü’ taşımamızı ertelemeyi başarıyorlar.
Bu aslında ‘öteki’ olmadan kendisini tanımlayamayan sömürgeci batıya bizzat kendi ellerimizle sunduğumuz fitne zemininden kaynaklanır. Yoksa sömürgeci batı, Türkiye’yi sağ-sol, Kürt-Kürt olmayan, Alevi-Sünni kavgaları ile ikiye ayıramayacağını çok iyi bilmektedir. Aynı şekilde her zaman şu veya bu derecede kullanım alanı bulan laik-dinci fitnesi de elbette Türkiye’yi bölemeyecektir ama sömürgeci batının epeyce işine yarayacak kadar bizi oyalamaya ve önümüze bakmamızı önlemeye yetecektir. Bu fitnenin girinti ve çıkıntılarına bakmadan sözde rejim mücadelesi vermek ve bu mücadeleye karşı direnmek şeklinde sürüp giden uzlaşmazlığı namusluca sorgulamaya var mıyız? Bunun için öncelikle iki tarafa da samimiyetle eşit mesafeden bakabilmek gerekir. Şahsen bu tanıma layık olduğumdan zerrece şüphem bulunmadığı için halis bir özgüvenle söz konusu mücadeleyi ve karşı mücadeleyi sorgularım. Benim, dindar diye bilinen insanlardan biri olmam -dindarlık kendi iddiam değil, yaşantım ve düşüncelerimden başkalarının çıkarabileceği bir hükümdür- iki tarafa samimiyetle eşit mesafeden bakabilmeme engel teşkil etmez. Bunun böyle olduğunu, meselâ iktidar partisinin duruş ve uygulamalarına yönelik sözlü ve yazılı eleştirilerim bile ispatlamaya yeter. Bilindiği gibi rejim karşıtı oldukları iddia edilen İslami kesimlere yönelik suçlamalar hemen her zaman yuvarlak ve soyut ifadelerle yapılmış, devleti gerçekten şeriat düzenine götürmek istedikleri öne sürülenlerle ilgili yargı kararı çok nadiren tecelli etmiştir. Son dönemlerde en çok kullanılan ‘uzlaşmazlık’ suçlamasını esas alarak sorgulamamı özetlemek için Türkiye’nin şu anki en gerçek sorusuna cevap arıyorum: Kim daha uzlaşmacı? Asgari insaf sahibi insan, Türkiye’de İslamcı-dinci suçlamasına muhatap olanların son dönemlerde geçirdikleri değişimi görmezlik edemez. Laiklik karşıtı oldukları iddia edilen çevrelerin en azından söylem planında ciddi bir değişim sergiledikleri ortadadır. Böyle iken karşı tarafın suçlamacılığında bir yumuşama görülmemektedir. Bu sefer de ‘söylem değişti ama samimi değiller’ önyargısıyla aynı türden suçlamalara devam edilmektedir. Sadece bu bile, laik-dinci tartışmasında hangi tarafın daha uzlaşmaz olduğunu belgelemeye yeter. Zira karşı taraf öyle veya böyle değiştiğini söylemekte, üstüne üstlük çağdaşlığın maddeci illetlerine bulaşmışlıkla bu değişimi kaçınılmaz biçimde ortaya koymaktadır. Böyle iken o tarafta hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiş gibi laiklik karşıtlığı yolunda elli yıllık suçlamaları tekrarlayanları uzlaşmacı, dini iddialarının yarıdan fazlasını askıya alanları uzlaşmaz sayabilmek için insaf ile ilişkinizi kesmeniz gerekir. Bir an düşünelim: Vaktiyle başörtülü insanların memur olabilmelerini bile çok doğal bir demokratik hak sayanların şimdi bundan hiç söz etmez hale gelip sadece saçlarını açmadan üniversitelerde okuyabilmelerini istemekle yetinmeleri, dev bir uzlaşma adımı değil midir? Ne var ki, başta ve sonda, niyetiniz uzlaşmazlık ise, karşı tarafın atacağı her adımı kötüye yormanın bir yolunu bulursunuz... Laiklik sopası ile muhafazakârları her seferinde hizaya sokmayı becerenler niye uzlaşmak istesinler ki?
-www.gazeteport.com adresinden alınmıştır.- |