Ömer Lütfi Mete | Resmi Internet Sitesi... - Köşküm Var Fitneye Pazar

Köşküm Var Fitneye Pazar PDF Yazdır E-posta
Cumhurbaşkanı Sezer’in görev süresinin bitmesi yaklaşırken yeni bir fitne mevsiminin göbeğine doğru bir sürü anlamsız tartışma ile kendi kendimizi germeye, milletin enerjisini boşa akıtmaya devam ediyoruz. Vaktinde çıksa bile belki bazı okurlar bu dergiyi ve bu yazıyı ortalık karıştığında veya belki de ortalık yatıştığında görebilecekler. O bakımdan sonuca yönelik bir değerlendirme arayışı içinde değilim. Meseleyi ilke çerçevesinde doğru tespit edebilmek ve ona göre çözüm önerisi getirebilmek önemlidir.




Bilindiği gibi hemen her seferinde Cumhurbaşkanlığı makamındaki değişimi herhangi bir demokratik seçme-seçilme işlemi gibi doğal yolunda yaşayıp aşmakta zorlanırız. Darbelerin arkasından gelen ‘Çankaya Sakinleri’ ayrı bir fasıl ya; olağan dönemlerdeki devir-teslim, halef-selef görüntüleri dahi, Cumhuriyet’in yüzyıla yaklaşan yaşına rağmen toplumu bir ‘ulus’ bütünlüğüne kavuşturamadığımızın belgelerini teşkil ederler.

 
Burada tekrar edip duran bir aksi tesadüfler zinciri mi vardır, yoksa bizatihi bir sistem çıkmazı ile mi karşı karşıyayız?


Kesin kanaatim odur ki Cumhurbaşkanlığı makamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini devlet olmaktan çıkaran sürecin temel odaklarından biridir. Bu da, oraya gelenlerin kimliğinden değil, o makamın ifade ettiği anlam ve sorumsuzca kullanabildiği yetkilerden kaynaklanmaktadır. Şüphesiz Türkiye’nin zırt-pırt değiştirilen Anayasa çerçeveleriyle birlikte Cumhurbaşkanlığı makamının anlam ve önemi az çok farklılaşmıştır ama temelde buraya demokrasilerin ‘kuvvetler ayırımı’ ilkesinin dışında bir anlam ve yük bindirilmiştir. Buna göre Cumhurbaşkanı âdeta ‘asker ile hükümet arasındaki kaçınılmaz iktidar paylaşımının destek noktası, halkın seçtikleri ile devletin kurucu seçkinleri arasındaki ideolojik çatışmaların denge kurumu, bir anlamda mütegallibe ile ahali arasındaki ‘idari hakem’ konumundadır.


Devletin kâğıt üzerindeki en yüksek makamına açıktan tanımlayarak veya dolaylı yoldan bağlayıcı düzenek oluşturarak böyle demokrasi dışı bir anlam yüklediğiniz zaman orayı 7 yılda bir dönülüp gelinen fitne pazarı yaparsınız. Sistem çıkmazı deyişim bu yüzdendir.
Çözümü de, hangi ölçekte demokrasiye inanırsanız inanın, eğer milletten korkmuyor ve ona güveniyorsanız önüne koyacağınız sandıktan ibarettir.


Bu makamı milletin muhakkak yarısından fazlasının gönlüne uygun, geri kalanların da çok rahatsızlık duymayacakları bir zatın doldurması için gerekli olan biricik yönteme, doğrudan halkın oylarıyla yapılacak birkaç dereceli bir seçime niçin sarılamayız?
Böyle bir soru bizi bizatihi sistem çıkmazının ardındaki niyete götürür.

Nedir o niyet?
“Öyle yapalım ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin en üst makamı, milletin yapabileceği yanlış tercih sonucunda kökten batıcı olmayabilen, ülkenin gelenek ve kültüründen kopmamış, ortalama Türklerin ve Atatürk’ün bağımsızlığa vurgun karakterinden nasipli bir şahsiyet Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne çıkmasın”


S- Daha açık söylemek gerekirse, bu milletin kimleri Cumhurbaşkanı seçmeyeceğini çok iyi bildikleri için ona sorulmasını istemezler. Meselâ onlar iyi bilirler ki bu millet kolay kolay soldan Cumhurbaşkanı seçmez. Yine onlar iyi bilirler ki millet doğru teşhis edebilirse veya maskelerini indirebilirse kökten batıcıları da asla tercih etmez.


Esasen bir devletin en üst makamı için böyle derin bir irade varsa, o devlet milletin devleti değil demektir.

 

Gerçekten böyle bir irade ve böyle bir niyet var mıdır?
İnancım odur ki vardır ve fitnenin özü de budur.


Daha açık söylemek gerekirse, bu milletin kimleri Cumhurbaşkanı seçmeyeceğini çok iyi bildikleri için ona sorulmasını istemezler.

 
Meselâ onlar iyi bilirler ki bu millet kolay kolay soldan Cumhurbaşkanı seçmez. Yine onlar iyi bilirler ki millet doğru teşhis edebilirse veya maskelerini indirebilirse kökten batıcıları da asla tercih etmez.

 
S- Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanlarımızın pek çoğu ne hikmetse genellikle, ülke nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Türkmen kitlenin dışındakilerdendir. Elbette Türkmen olmayan, meselâ Kürt kökenden gelen -hatta genlerinde Ermeni kanı baskın bulunan- Cumhurbaşkanlarımızın varlığına karşı değilim. Fakat ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan kitleden hiç mi elverişli biri çıkmaz? Hani manzaraya bakarsanız; bu ülkede Rum, Ermeni veya Yahudi dönmesi Cumhurbaşkanı olabilir ama Türkmen olamaz diye hükmedesiniz gelir.


Oysa solculara ve kökten batıcılara, milletin seçtiği hükümetleri dengeleyebilecek bir makam olarak Cumhurbaşkanı çok lazım. Olağan şartlarda iktidar yüzü göremeyecekleri için, Meclis’teki dengelerin arasından kendilerine yakın birini Çankaya’ya çıkarmayı başarabilirler. Nitekim böyle olduğu için de çoğu zaman başarabilmişlerdir.


Manzarayı dürüstçe değerlendirelim:

En azından bu açıdan kamu vicdanını sızlatmayacak bir adalet dengesi sağlayabilmek için, yani açıkçası arada bir çoğunluğa mensup bir vatandaşımız da milletin oyu ile Çankaya’ya çıkabilmelidir.
Kaldı ki böyle bir uygulamanın yararları bundan ibaret de değildir. Yüksek bir oy oranını şart koşmak kaydıyla Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi sayesinde, şimdiki halde makamda mevcut bulunan yetkiler milli irade desteği ile demokratik meşruiyet kazanmış olacaktır.
Yoksa hiçbir sorumluluğu bulunmayan, şöyle veya böyle Meclis aritmetiği üzerindeki bir takım manevralarla piyangodan çıkarcasına seçilen yahut seçtirilen silik bir şahsiyetin kullanabildiği hayli aşırı yetkiler, demokratik bir toplum için mantık dışıdır.


Ayrıca şimdiki halde genellikle sıradan birinin Cumhurbaşkanı olmasını kolaylaştıran bu çarkın mutlaka değişmesi gerekmektedir. Sıradan birinin Cumhurbaşkanı olabilmesi, oradaki bir takım teknik düzeydeki kadrolar marifetiyle devletin en üst makamının iğfal edilmesini kolaylaştırmaktadır. Vasıfsız bir Cumhurbaşkanı, oraya yerleştirebileceğiniz meselâ becerikli bir genel sekreter sayesinde Türk milletinin değil başka emel sahiplerinin gayelerine hizmet edebilir de farkına dahi varamayabilir.

 
Çankaya Köşkü’nü her seferinde fitne pazarı konumuna düşmekten kurtarıncaya kadar Türkiye yeniden devlet olma yoluna giremez.

 Ömer Lütfi Mete'nin -Kırmızı Çizgi- dergisinde yayınlanan yazısıdır...  

 
Kayıp Parola? |  Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Sayfa | İletişim | Arşiv

© 2007 Ömer Lütfi Mete | Tüm Hakları Saklıdır.
Tasarım & Kodlama : B.Y | kara_baskan