|
Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında ürettiğimiz bunalımın üzerine, doğal takviminden birkaç ay erkene almak zorunda kaldığımız sandıkla demokrasi gemisini karaya oturmaktan kurtardığımız kuruntusu içinde toplum olarak rahatladığımızı varsayıyoruz.
Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında ürettiğimiz bunalımın üzerine, doğal takviminden birkaç ay erkene almak zorunda kaldığımız sandıkla demokrasi gemisini karaya oturmaktan kurtardığımız kuruntusu içinde toplum olarak rahatladığımızı varsayıyoruz. Evet, bu sadece bir varsayım. Zira bir kere bütün taraflar sandıktan ne çıkacağına ilişkin merakla şu veya bu derecede gerilmiş vaziyette. Ayrıca seçime kadar olan sürecin ve sonrasının bize başka ne tür gerilimler getireceği hakkında ciddi bir öngörü gayreti de maalesef yok. Herkes başkasının demokratlığını sorgulamada müthiş başarılı... Süreçte kendi kusurunu arayabilen yok. Geniş bir aydın kesimine ve siyasetçi topluluğuna göre demokrasimize karşı en ciddi müdahale veya tehdit odağı asker... Bu doğru mu? Görüntü itibariyle doğru ama Türkiye gerçeğinin tamamı bu değil. Türkiye’de siyasetçilerin demokrasiye ettikleri, askerin ettiklerinden asla az sayılmaz. Kanıtını sunabilirim: 1983 yılında askerlerin hükmettiği Meclis’in çıkardığı 2820 sayılı kanunla siyasi partilere önseçim yapma zorunluluğu getirilmişti. Buna göre herhangi bir partinin merkez yoklamasıyla atayabileceği aday oranı yüzde 5’i geçemezdi. Üstelik bu merkez adayları da, önseçime katılıp parti üyelerinin yüzde 25’nin oyunu alabilen herhangi bir adayın önündeki bir sıraya yerleştirilemezdi. 1986 yılında Özal’ın sivil iktidarının hâkim olduğu Meclis’te çıkartılan 3270 sayılı kanun ile bu demokratik ölçütler ortadan kaldırılmış, önseçim şartı askıya alınmış, bütün adayların merkezce atanması imkânı getirilmişti. Kısacası, askerin getirdiği kanun demokratik, sivil siyasetçinin bu kanunu değiştiren düzenlemesi ise olabildiğince yasakçıydı! Şimdi eğri oturup doğru konuşalım! Sivil iktidarın getirdiği düzenleme, halkın seçme hakkını sınırlamış mıdır? Partilerin kendi yandaşlarının eğilimlerini olabildiğince gerçekçi bir biçimde tespit etmesini sağlayacak -yargı denetimine tabi- bir önseçimin fiilen yasak hale getirilmesi sivil siyasetçilerin harcıdır. Bu ülkede tam yirmi yıldır demokrasiye böylesine aykırı bir düzenleme geçerliliğini sürdürmektedir. Önseçim zorunluluğu olmadan ve seçmenlerine tercih hakkı tanımadan merkezden atayacakları adayların yarışacağı sandık için partilerin en küçük bir demokrasi kusurundan söz etmemeleri utanılacak bir durumdur. Daha açık bir ifade ile sözde demokrat ve sivil siyasetçilerimiz, halkın gönlüne göre milletvekili seçmesini yasaklayan düzenden memnundurlar. Bu durum ortada iken siyasetçilerin demokrasiye yapılan müdahalelerden şikâyet etme hakları ne kadar anlamlı olabilir? Bütün mesele, silahlı güç sahiplerinin yasakçılığına karşı olmaktan ibaret midir? Silahsız güç sahiplerinin halkın tercih özgürlüğünü kısıtlayabilmesi, silahlı gücün demokrasiye aykırı tavırlarından daha ağır bir kusur değil midir? Bu şartlar altında gideceğimiz seçimle gelecek olan milletvekilleri milletin vekilleri mi olacaklardır, yoksa genel başkanların ve etraflarındaki bir avuç yağcının emir erliğini mi yapacaklardır? Şüphesiz bu soruları, askerin müdahalesini hafif göstermek için soruyor değilim. Sadece gerçek durumun vahimliğini vurgulamaya çalışıyorum: Biz kırk kişiyiz, kırkımız da birbirimizi biliriz ki, hiçbirimiz demokrat değiliz. -www.gazeteport.com sitesinden alınmıştır- |