Ömer Lütfi Mete | Resmi Internet Sitesi... - Türk Milliyetçiliği'ne "sivil" bir bakış

Türk Milliyetçiliği'ne "sivil" bir bakış PDF Yazdır E-posta
Gerekçe Türk Milliyetçiliği akımının -ağırlıklı olarak çok partili dönem boyu- özlü bir değerlendirmesini yapabilmek için, genel anlamıyla “milliyetçilik” konusunda, güvenilir bir bilimsel temelde uzlaşmanın mümkün bulunduğuna inanmak şart.

Gerekçe Türk Milliyetçiliği akımının -ağırlıklı olarak çok partili dönem boyu- özlü bir değerlendirmesini yapabilmek için, genel anlamıyla “milliyetçilik” konusunda, güvenilir bir bilimsel temelde uzlaşmanın mümkün bulunduğuna inanmak şart. Herhalde öncelikle de “kimin milliyetçi olmadığı” hususunda anlaşabilmek gerek. Oysa bu imkansız denecek kadar zor. Milliyetçi duygular en umulmadık zaman ve yerde parlayabiliyor. Hatta, her türden milliyetçiliğin her türden karşıtlarının da ezici çoğunluğu dahil, herkes şu veya bu derecede “milliyetçi” olarak karşımıza çıkabilir. Üstelik “milliyetçi yelpaze”nin ne kadar çabuk kapandığı da malum. Hemen herkesçe en masum “milliyetçilik” çizgisi sayılan “kültür milliyetçiliği” ile “Nazi” türü -veya türevi- milliyetçilik arasındaki upuzun mesafe, insanoğlunun en büyük hıza ulaşabildiği alanı oluşturur. Akşam “enternasyonalciyim” veya “sufiyim” diyerek yatan biri sabah “etnik temizlikçi” olarak kalkabilir.Milliyetçilik, siyasi ve ideolojik bir akım halinde adıyla-sanıyla var olduğu günden bu yana geçen yaklaşık iki asır boyunca yaşanan bütün insanlık trajedilerinin hemen tamamında hem fail, hem mağdur! Adı konmadan önce de, bir içgüdü, bir “aidiyet bilinci” olarak, savaşların galibinde de, mağlubunda da temel hareket noktası milliyetçilik. Bundan sonra da başka adlar altında epey bir zaman daha aynı çatışmanın yaşanmayacağını kim garanti edebilir?


Belirsizlik ikliminde bu alanla ilgili tanım ve tasniflerimizin güvenilmezliği, -veya en azından yetmezliği- hemen her zaman genelleme deneyişlerimize ve iddialı yargılarımıza darbe indirir.Bir bakarsınız, “maço” kültürü bir uzantı olarak içeren “milliyetçilik”, Çiller gibi, bir kadın liderin bir numaralı silahı, hatta Hollanda’daki gibi bir “eşcinsel” liderin bayrağı oluverir. (O Hollanda ki, yakın zamanlara kadar “dazlak”lığın en az prim yaptığı ülkelerden biridir.)Bir bakarsınız, neredeyse temel dinamiğiyle “karşı-milliyetçilik” üzerine kurulu Sovyet sistemi, kaba bir Rus ırkçılığını devletin derin siyaseti olarak kökleştiriverir. “Sınıf mücadelesi” tezinin zorunlu bir teorik dışlama ile Sovyet sisteminde “yasa dışı” kılabildiği, yalnızca, Rus olmayanların milliyetçiliği idi. Biraz da -Stalin hürmetine- Gürcü’lerinki! Bolşevik Kremlin, devrimin romantik saatleri geçer geçmez çarlığın sıkı Rusçu stratejilerine dönmüş, devletin “derin temeli”ni, sağlam şekilde “örtülü” bir milliyetçilik ideolojisine oturtmuştur. Aslında, “emperyal Rus ruhu” binek değiştirmişti. Ölen “şövalye atı” yerine “komünizm şimendiferi”ne binen Kremlin, böylece, imparatorluğu korumuştu. “Cihangir devlet”in temel hedeflerinden sapma yoktu. Görünürde kökten “karşı-milliyetçi”lik güden sistem, tavizsiz bir milliyetçi siyaset sayesinde Kremlin’in kutsadığı “küresel güç” rolünü uzatabilmiştir. Bu büyük devrim macerası bize başka pek çok şeyle beraber, “milliyetçi” istek ve beklentilerin, ayrık otuna benzediğini de öğretmiyor mu? İktidara gelinceye kadar belki de içtenlikle karşı-milliyetçi olan pek çok aydın ve hareket adamı, “devlet sorumluluğu”nu alır almaz milliyetçi kesilivermiştir. Sanki, “Devlet çarkı” denen sistemin rutubeti “evrenselci” kahramanın üstüne siner sinmez, cihangir dürtüler kabarmaktadır. Hasılı devlet varsa, milliyetçilik “farz-ı ayn” niteliği kazanıyor. Lakin bunun “mefhum-u muhalifi” geçerli değil. Aksine, devlet yoksa, milliyetçilik, farz-ı ayından bile öte, neredeyse doğa yasası! Devletli, devletsiz, her iki durumda ve bütün ideolojilerde, şu veya bu şekilde, şu veya bu derecede milliyetçilik, kökü kazınamaz bir ayrık otu! İşte aynı büyük devrimden bir “cilve” daha:Gelmiş geçmiş bütün Türk milliyetçilerinin en seçkin “pir”lerini oluşturan Tatar düşünce ve hareket adamlarının pek çoğu da, hem milliyetçi, hem komünist, hatta bayağı “Bolşevik” değil midir?Bir başka cilveyi de “küreselleşme”den yakalayabiliriz:Bu ideoloji de, en azından bir yanıyla, “örtülü-gerçekçi” Amerikan milliyetçiliği sayılmaz mı? Yoksa, daha çekirdekte, sağın ve solun bütün “kökten muhalif”lerince iddia edildiği gibi “siyonizm”in yeni adı mı?Adı ve siyasi sistemi ne olursa olsun, devlet denen mekanizmanın olduğu yerde, örtülü veya açık bir milliyetçilik ideolojisi vardır. Hatta “devlet eşittir milliyetçilik” de denebilir! (İsviçre’de bile!)AT gibi devletler üstü model denemelerinde de daha rafine bir milliyetçilik, sistemin ideolojik temelini oluşturacaktır. Bir başka tasnifNeredeyse herkeste bir milliyetçi damar bulmaya yakın isek, “Türk Milliyetçiliği” veya bir başka “milliyetçilik” üzerine değerlendirme yapabilmek için farklı bir “tasnif” benimsemek durumundayız. Böyle bir arayışla milliyetçiliği iki türe indirebiliriz: 1)    Gerçekçi (reel) milliyetçilik.2)    Ayinsel (ritüel) milliyetçilik.Kuşkusuz her iki tür, diğerinin temel özelliğini kökten dışlamaz. Her “gerçekçi milliyetçilik”te bir ölçü “ayinsel” boyut vardır. Her “ayinsel milliyetçilik”te de gerçekçi yan bulunduğu gibi. Buna göre, tahmin edileceği üzere, yirminci yüzyılın faşizm ve nazizm uygulamaları birer “ayinsel milliyetçilik” örneğidir. Aynı yüzyılın İngiliz, Rus, İsrail ve Amerikan devlet ideolojileri de, olabildiğince örtülü “gerçekçi milliyetçilik” uyarlamalarıdır.Burada ana terim olarak “milliyetçilik” alındığı için böyle bir tasnife gidiyoruz. Her tür milliyetçiliğin az veya çok çağrıştırdığı “ırkçılık” terimine yoğunlaşacak olsak, farklı bir kategori ararır. Ancak, şunu da gözden uzak tutmuyoruz: En mülayim milliyetçilik bile, gerçek hayatta ve gerçek duygular alanında, mutlaka ırkçılık dayatır. ABD’de bir Zenci, bir Arap veya bir Yahudi’nin başkan seçilmesi, en azından bugün için tasavvur bile edilemez. İsviçre’de de, mesela milli takımın yıldızı Kubilay Türkyılmaz başbakanlığa gelemez! Aynı tasnife göre, ırkçılık açısından da bir genelleme yapabiliriz:Ayinsel milliyetçilikte ırkçılık yüksek yoğunlukta, gerçekçi milliyetçilikte ise -belki aynı derecede etkin iken- görünürde daha düşük yoğunluktadır. Belki bu tasnifi “amatör milliyetçilik”, “profesyonel milliyetçilik” ifadelerine kadar indirebiliriz. İlki çoluk-çocuk işi gibi durur, öteki ustalıkla işler. Vizyon farkıBu durumda “Atatürk Milliyetçiliği”ni nereye yerleştirmek gerektiği de bir sorun oluşturuyor. Gerek Mustafa Kemal’in kendi anladığı ve yaşadığı milliyetçilik, gerekse sonradan onun yolundan gitme iddiasındakilerin dillerinden düşürmediği “Atatürk Milliyetçiliği”, içe dönük olarak “ayinsel”, dışa dönük olarak da “gerçekçi” niteliktedir. “Atatürk Milliyetçiliği”nin dışa dönük olarak “gerçekçi” niteliğini, Mustafa Kemal-Enver Paşa mukayesesi açık biçimde sergiler. Atatürk, mevcut şartlarda milletin ancak “misak-ı milli” çerçevesinde dirilebileceğini kestirecek gerçekçilikte iken, Enver Paşa, imparatorluğun enkazından, neredeyse daha büyüğünü çıkarabileceği hayaliyle “Turan rüyası” görmüştü. Fakat aynı Atatürk, özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, “gerçekçi milliyetçilik” anlayışını, Hatay olayından, Afganistan’a ilgisindeki engin stratejik bilince kadar pek çok örnekte sergiler. Dışa dönük olarak daima ölçülü ama derinden derine “hesapçı”dır. İçerde ise, “Türkçü” tutumunu “ayinsel milliyetçilik” uygulamaları ile sergiler. Dilin saflaşmasına çalışır, “Ezan”ı Türkçeleştirir, hatta kafatası ölçümü gibi fantezilere dahi kayıtsız kalmaz. Bu dönemdeki bazı tercih ve uygulamalarda yer yer ideolojik tutarsızlık, hatta karşıtlıklar görülse de, Atatürk’ün içeriye yönelik “ayinsel milliyetçi” yaklaşımı, herhalde keyfi bir tutum değil, topluma özgüven aşılamayı da hedefleyen bir siyasettir.Atatürk’ten sonra ise devlet için temel ideoloji ihtiyacını algılamak açısından ciddi düzey sorunu doğar. “Ayinsel milliyetçilik” tasfiye edilirken “gerçekçi milliyetçilik” de yüze göze bulaştırılır. Zaten bir müddet sonra da Türk devletinin yarı resmi ideolojisi, “Amerikan Milliyetçiliği” oluverir. İki dönemi karşılaştırırken anahtar bir olayla yetinebiliriz:Atatürk’ün, yapay bir ülke olan Afganistan’a ilgisi son derece geniş bir vizyonun kanıtıdır. Kabil’e gönderilen Türkiye büyükelçisi Esendal, neredeyse “eyalet valisi” denecek kadar etkindir. Kendisiyle aynı dönemde Afgan elçiliği yapan İngiliz, Amerikan, Alman ve Rus diplomatlar ülkede sıradan birer “figüran” düzeyindedir. Ama, hangi sebepledir bilinmez, Esendal İsmet İnönü tarafından geri çekilir. Bundan sonra da Afganistan’da Türkiye’nin esamisi okunmaz.Bu “gerileyiş”in pek çok iç ve dış sebebi vardır ama herhalde bir numaralı etken Atatürk’ten sonraki “vizyon” zaafıdır. Ayrıca, kendini belki de her şeyden önce “Türk” hisseden Atatürk’ün mutlak bir “milliyetçi” olmasına karşılık İnönü’nün “köken bilinci” bakımından böyle bir ideolojik duyarlılıkta bulmaması da önemli bir sebeptir. “Milli Şef”, sözgelimi çağdaşlaşma ve batılılaşma vadisinde tam bir “kemalist”tir. Ancak aynı İnönü, “milliyetçilik” yerine, dönemin “yükselen değer”ler kütüğünde üst sıralara çıkan “hümanizm”e yönelir. Böylece Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” cümlesiyle özetlediği ilke, ters-yüz olur. Atatürk’ün beyninde bu düstur, yakından uzağa doğru dereceli ve gerçekçi bir milliyetçi dış ilgiyi formülleştirirken, İnönü’de aynı ilke, sınır ötesine kayıtsızlığı kurallaştıran bir “vecize”ye dönüşür. Atatürk döneminde Türkiye’nin dış temsilcileri, bulundukları ülkelerde birer “milli misyon” adamıdırlar. Onları, kah Türk azınlıklarla “derin”den ilgilenirken, kah yeni akımların gelişimini stratejik açıdan izlerken görebilirsiniz. Sonrakilerin kahir ekseriyeti ise, Türkiye’nin batılılaşmaya çalıştığını kanıtlamaya memur konu mankenleridir. Atatürk döneminde içe dönük olarak “ayinsel”, dışa dönük olarak da “gerçekçi” diye nitelediğimiz milliyetçi devlet ideolojisi, İnönü ile beraber sadece güncel –zecri- çıkar ve tehlikelere gözcülüğü hedefleyen bir yönetim pratiğine dönüşür. Çok partili zaman, devletin ideolojik temelden mahrumiyeti ile bu temeli arayış denemeleri arasında akar gider. Özetle, Atatürk’ten sonra Türkiye, bir devlet gibi değil de, hükümet merkezi ABD’de bulunan devasa bir belediye gibi yönetilir. Bu dönemin başlangıcında, Türk Milliyetçileri, 1946’daki “Tabutluk” macerasına uzanan etkinlikleri ile “ayinsel milliyetçilik” boşluğunu doldurmayı denerler. Ancak, “gerçekçi milliyetçilik” boşluğunu dolduracak irade ortada yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin, iddialı her devlet gibi, Atatürk’ün vefatından bu yana hala aradığı, usta işi bir “gerçekçi milliyetçilik” ideolojisidir.  Şeytan taşlama misyonuBu bağlamda “Türk Milliyetçiliği” hareketi, kişiliğini koruyarak değişen şartlara ayak uydurabilen, söylem ve yönelimlerini yenileyebilen bir akım niteliği kazanamadığı için, “gerçekçi milliyetçilik” öğreti ve pratiği yönünde herhangi bir gelişme kaydedilebilmiş değildir. Şüphesiz bunun sebep ve “mazeret”leri çok ve çeşitlidir.Bir kere ülkemizde Türk Milliyetçiliği akımının ideolojik ve siyasi örgütlenme sürecinde bazı aşamalar hayli çarpıcı cilveler içerir.Bunlardan biri, İkinci Dünya Savaşı sonrasının şartlarında şekillenir:Tablo “ayinsel milliyetçilik” için kapkaradır. Bu tür milliyetçiliğe dayanan Almanya ve İtalya hezimete uğradığı için, aynı rüzgara yelken açanlar bütün dünyada ezik ve geri düşmüştür. “Yükselen değer” dalgası tamamen zıt yönden gelmekte, özellikle gençlik kitleleri için solun cazibesi dayanılmaz bir hal almaktadır.Bu şartlarda, gözden düşmüş ayinsel milliyetçilik, herhalde marjinalliğe mahkumdu. Ancak birkaç yıl içinde “soğuk savaş” patlayınca, Türk Milliyetçiliği adına ideolojik ve siyasi örgütlenme kolaylaşır. Çünkü artık içerde yakın ve sıcak bir “düşman” vardır. Türk Ocakları canlanır gibi olur, ardından “Komünizmle Mücadele Dernekleri” sahne alır. Böylece “Türk Ocakları” daha isminden itibaren vadettiği “tez” değerini kısa sürede elinden düşürür, Türk milliyetçileri “soğuk savaş”ın uydulaştırıcı rüzgarı altında acıklı bir donma sonucu “karşı tez” kümesine iner. Artık bütün öncelikler “komünizmle mücadele”ye verilmektedir.12 Eylül 1980’e kadar tırmana-gelen bu gerilim, Türk Milliyetçiliği’ni “yarı-sivil” veya “yarı-resmi” bir hareket durumuna getirmiştir. Hareket, devletin doğrudan veya dolaylı olarak güdümünde bulunmayan -sınırlı da olsa- bir aydın dayanağına ve geniş bir halk kitlesine yaslandığı için sivildir. Ama aynı zamanda, devletin kimi organlarınca, -düzensiz de olsa- “derin”den desteklendiği, en azından genel bir anlayışla karşılandığı için resmidir. 1980 ihtilaliyle birlikte Türk Milliyetçileri’nin  tamamen“sivilleşme” gerçeği ile yüz yüze geldiklerini gözleriz. Bu yüzleşme, devlet tarafından “devrimci” kesimle aynı derecede “karşıt” olarak algılanmaktan kaynaklanan hayal kırıklığı ile başlar. Böylece zihinlerdeki, “herşeye rağmen kutsal devlet” düşüncesi sarsılır. Daha önce bir tür “milis güç” gibi görülmekten pek rahatsız olmayan, hatta kendi kendilerini bile bir ölçüde böyle algılayan Türk milliyetçisi gençler, özgürlük ve şiddeti birlikte tasfiye eden 12 Eylül’le beraber, “tartışma” zamanı bulurlar.Bu da, “ülkücü mücadele” diye ifade ettikleri “karşı-tez” ağırlıklı hareket sürecinde yaşanan tecrübeleri sorgulamalarını sağlar.  Fitne içinde fitneBöyle bir ortamda iki olgu, neredeyse bütün ülkücüler için aynı derecede uyarıcı bir “hatıra alanı” haline gelir. 1)    Mücadele sürecinde sık sık “içimizdeki filanca kişi MİT ajanıdır” türünden, -bazen paranoya boyutlarına varmış- söylenti ve belirtilerle pek çok kimseye kuşkuyla bakmışlardı.2)    Lider konumundaki pek çok ülkücü, kamuoyunda ve “savaşan” taraflar arasında kendilerine mal edilen bazı eylemlerin gerçek failleri ile ilgili “garip” gözlem ve şüpheler yaşamıştır. Sözgelimi, çevrelerinde bir devrimci genç öldürülmüştür ve faili belirlenememiştir. Oradaki lider ülkücü kadro bu eyleme bir anlam verememiş ve araştırmaya başlamıştır. Böyle durumlarda ya hiçbir bilgi ve bulguya ulaşamamışlardır veya ummadıkları bir kişi üzerinde şüphelerini odaklamışlardır. Bu kişi, “ülkücü” diye bilinsin veya bilinmesin, genellikle ne idüğü ve ne yaptığı hususunda tereddüt taşınan biridir; sanki başka bir yerin talimatı ile “işgüzarlık” etmiştir.Hemen belirtelim ki bu gençler; pek çok ideolojik cinayetin, “misilleme” veya “tehlikeyi ortadan kaldırma” gerekçesiyle ülkücü militanlar tarafından, belli bir hiyerarşi sonucu veya keyfi davranışlar halinde işlendiğini biliyor ve kabul ediyorlardı. Ama akıl erdiremedikleri bazı eylemler için daha o zamandan kafalarını karıştıran iç sorularla karşı karşıya geliyorlardı. Hangi görünmez el, niçin, onlar adına “ideolojik temizlik” örneği sayılabilecek seçme “operasyon”lar yapıyordu? Böyle bir üçüncü güç varsa o, devletin içinde olmalı değil miydi? Bu tür olaylar, 12 Eylül sonrasında çok daha şüpheci bir bakışla ve daha geniş tarama ile sorgulanır. Onların gözünde şimdi, zanlı odaklar arasına, 12 Eylül’e dek toz kondurmadıkları kurumlar da girmiştir.Bu insanların, 1974-80 arası kavga sürecinde bir yandan “destanlık” bir mücadele verdiklerine inanmaları, bir yandan da karanlık bağlantılara açık bir ortamdan geçtiklerini benimsemeleri, önlerine derin bir çelişki vadisi açıyordu. Her şeyi yerli yerine oturtup kişilik dengesini koruyarak bu çelişki vadisinden sivil düzlüğe çıkmak, elbetteki genç Türk milliyetçilerini aşan bir işti. Onlara bu yönde rehberlik edecek bir ideolog  da yoktu. Kendi içlerinden çıkan keskin bakışlı bir-iki ismin sorgulama deneyişleri de, hala “ayinsel milliyetçilik” havasının hakim olduğu iklimde boğulup gitmeye mahkumdu. Üstelik birkaç yıl sonra “şeytan taşlama misyonu” da geri gelmişti.1984’te patlayan “bölücü tehdid”, ülkücü hareketi yeniden “yarı-sivil” veya “yarı-resmi” karaktere bürünmeye zorlayacaktı. Bir kere daha salt “ayinsel milliyetçilik” için “altın çağ” patlak veriyordu.  Ancak bu sefer doğrudan taraf olmayı önleyecek bir irade ve tecrübe vardır. Türkeş’in bu yönde kararlı tutumu ile “ülkücü”ler, 12 Eylül öncesinde devrimcilerin karşısına geçerken yaptıklarını tekrarlamadılar, PKK’ya birer “milis” olarak dikilmediler. Bu noktada, “özel harekat” elamanlarının “ülkücü”lerden oluşturulduğu yolunda, eleştiri konusu olan bir gerçeklik var ki, “kuvay-ı milliye milisliği”nden doğruca “militarizm”in resmi kadrolarına intikal şeklinde yorumlanabilir. Ancak bu, en azından zeka kıtlığından beslenen bir yorumdur. PKK’yla mücadele edecek “özel polis”ler başka hangi “eğilim”den tedarik edilebilirdi? Solcu, liberal, dinci veya “futbolcu” genç mi, gönüllülük de gerektiren savaşçılığa talip yahut aday olacaktı? Bu konuda dikkati çeken bir nokta da, “hareket” olarak cepheye çıkmamanın, ülkücüleri, bölücülük olgusuna karşı resmi ideolojiden farklı bir çizgi arayışına yönlendirmeye yetmediğidir. Resmi yaklaşımı sorgulamak bir yana, beklendiği –ve belki de kurgulandığı- üzere sorgulayanları ihanetle suçlama tavrından bile taviz verilmez. Bu paralelleşme, hareketi yeniden yarı-resmi, yarı-sivil bir karaktere oturtur. Oysa, kendini “Ülkücü” veya “Türk Milliyetçisi” olarak tanımlayan genç aydınlar, 12 Eylül sonrasının yukarıda özetlemeye çalıştığımız şartları altında bu boyutu sorgulamaya başlamış, böylece onları yakın geçmişlerini inkara bile götürebilecek kadar çetin bir işe yönelmişlerdi. Bu belki kısa zamanda derinleşme umudu yansıtmıyordu ama kayda değer bir dönüşüme kapı aralayabilecek gibi görünüyordu. Türk milliyetçisi kadrolardaki sivilleşme arayışlarının soluksuz kalmasında, PKK’nın devlete karşı 1996’lara kadar süren başarısı da önemli bir etkendir. Yeniden “sıcak tehdid”in baş göstermesi, hareketin tabanında “ayinsel milliyetçilik” bayrağını coşkuyla dalgalandıran rüzgarı sağlar. Böyle olunca da, devletin, bize göre hala amatör düzeydeki “gerçekçi milliyetçilik” ideolojisi, en önemli ustalığını “tepki ülkücüsü” üretmede sergiler. Tabii eğer “PKK karşıtı yeni ülkücü kitleler”, tamamen rastgele ve doğal şekilde oluşmamışsa... Ne var ki, öyle veya böyle, Türk milliyetçiliği hareketini temsil eden siyasi ve sosyal oluşumlara katılan nev-zuhur tepki ülkücüleri “akım”ın ideolojik düzeyini büsbütün geriletmiştir. 12 Eylül öncesinde “karşı tez”i olunan şey, koca bir “Marksizm” idi ve ülkücüyü ister istemez donanımlı hale gelmeye yönlendirebiliyordu. Yeni durumda ise, dışarıdan destekli ve azmanlaşmış da olsa, nihayet bir “çete”nin “karşı tez”i konumunu alabilmek, hiçbir birikim gerektirmiyordu. Böyle bir ortamda “Kahrolsun PKK” narasıyla özetlenebilecek “güncel doktrin”, zaten sığ olan ideolojik içeriği büsbütün boğuverir. “Sığ” diyoruz; çünkü rahmetli Erol Güngör’ü istisna tutarsak, hiçbir “ülkücü” aydın, yüzyıl önce Volga Tatarları arasında yükselen parıltılı “Türkçü” aydınların fikri düzeyine bile yaklaşabilmiş değildir. (Bu iddianın bir “bedahat”i tekrarlamaktan ibaret olduğunu ve kanıt gerektirmediğini düşünüyoruz.) Hasılı Türk Milliyetçiliği, çok partili siyasi hayat boyunca “şeytan taşlamaktan ibadete vakit bulamadığı” için, kendini ideolojik açıdan yeterince sorgulayamamıştır. Bu da hareketin kendisini yenileyip geliştirmesini engelleyen önemli etkenlerden biridir.  Bir başka milliyetçilikTürk Milliyetçiliği’nin, çok partili hayat boyunca yaşadığı macerayı ve geçirdiği evreleri bütün girinti ve çıkıntılarıyla değerlendirmeyi zorlaştıran çelişkiler yumağı ve sırlar alanı ile yüz yüzeyiz.Şüphesiz, bu sır ve çelişkilerin tamamının sorumluluğu da Türk Milliyetçileri’nin omuzlarında değildir. En azından, başta değinmeye çalıştığımız, güvenilir temel terimler sorunu açısından bütün taksirat yalnızca “milliyetçi”lere yüklenemez.Ayrıca vurgulamak gerekir ki, bu sır ve çelişkiler yeterli bir enerji ile sorgulanıp silkelenecek olsa, “milliyetçi-karşı milliyetçi” kavgası, tarafların pek çok mensubunun gözünde bir anda “beyhude” hale gelebilir. Çok partili siyasi hayatın başlayıp geliştiği dönemin temel dinamiklerinden biri olarak işaretlediğimiz “soğuk savaş” olgusunda ABD etkeni, başlı başına bir “sır”lar ve “çelişkiler” okyanusu niteliğinde değil midir? Sadece burası, herhangi bir belgeye dayanmadan, salt muhakeme gücü ile dahi sorgulanacak olsa, “milliyetçi” ve “karşı milliyetçi” duruş sahiplerinin başına derin işler çıkarabilir.Ortalama devrimci için ülkücünün “Amerikan işbirlikçisi”, yine ortalama ülkücü için her devrimcinin “Rus işbirlikçisi” olduğu yolundaki yaygın iddia, tam tersi bir yargıdan daha mantıklı bulunabilir mi? Oysa bizzat bu iddia ve inanış, 12 Eylül öncesinde binlerce canın kaybına yol açan savaşın ana gerekçelerinden biridir.Çok partili siyasi hayatın başlangıcı ile birlikte filizlenen, sonrasında doğrudan doğruya ülkücü-devrimci savaşına dönüşen fitnenin ardındaki ABD etkeni, her iki tarafça hakkıyla algılanabilmiş değildir. Aynı şekilde komünist Kremlin’in de, Anadolu üzerindeki “büyük oyun”dan kapabildiği rolün yeterince kavrandığı şüphelidir. Toplumun geneli itibariyle, ilkinin “müttefik”, ikincisinin “amansız düşman” olarak siyah-beyaz karşıtlığıyla benimsenmesi de, esasen, aklı başında insan için gerçek-dışılığın, en azından algılama zaafının kanıtıdır.Şimdi bile bu etkenleri tam olarak tespit etmeyi imkansız kılan “sır”ların kapısını cesaretle çalamıyoruz. Ama umuyoruz ki, çelişkiler üzerinde yapacağımız gezintiler sayesinde sırların mahiyetine yaklaşabiliriz.Bilindiği gibi, çok partili hayatla beraber Türkiye adeta bir “Amerikan Milliyetçiliği” cenneti haline gelmiştir. Bu, kendisine başka milletlerden milliyetçi devşirebilen, “ayinsel” yanı törpülenmiş, “gerçekçi” bir ideolojidir. ABD bu ideoloji ile Türkiye’ye köklü bir giriş yapmış, kısa sürede devleti yöneten kadroların neredeyse tamamını “gezegenin efendisi” olarak kendisine biat ettirmiştir. Faşizmi ve nazizmi yerle bir eden ABD, Türkiye’de önce geniş kitlelere sevimli görünmeyi başarmış, ancak doğasındaki bencillik ve açgözlülük yüzünden küstahlığını uzun süre bastıramamıştır. Bu yüzden önce sol aydınlar, beraberinde de Türk Milliyetçileri, örtülü Amerikan mandasından tiksinmeye başlamışlardır. Aynı süreçle eşzamanlı olarak patlayan soğuk savaş, öteki kefeye gizli ve “gerçekçi Rus Milliyetçiliği”ini yerleştirip dünya terazisini ateş dengesi üzerine oturtunca Türkiye’de sağ batıya doğru, sol da kuzeye doğru gittikçe daralmış ve sıkışmıştır. Böyle bir sıkışma, her iki tarafa da, hiçbir şekilde içlerine sindiremeyecekleri tercihler dayatmıştır. Sonuçta Türk Milliyetçileri, mükemmel bir “gerçekçi milliyetçilik” örneği olan ABD ideolojisinin paradoksal müttefiki haline gelmişlerdir. Pek çok “milliyetçilik karşıtı”nın –görünürde- fiilen “gerçekçi Rus Milliyetçiliği”nin doğal müttefiki haline gelmesi gibi.  Fitne bir kere koptuktan sonra, sapla samanın birbirinden ayrılması zorlaşmıştı. Soğuk Savaş’ın yarattığı küresel titreşimle kopan bir buz parçası yuvarlana yuvarlana bütün Türkiye’nin üstüne çökecek bir çığ haline gelince, önceleri kartopu oynayan çocuklar, göçük altında birbirlerini yemeye başlamışlardı. Şimdi dönüp, önyargısız biçimde –veya hiç değilse daha makul ölçekli önyargılar eşliğinde- bu yakın geçmişe baktığımızda, acı bir çelişkiyle karşılaşıyoruz:Devrimci hareket, ürettiği veya üremesine katkıda bulunduğu Rus tehdidi yüzünden, -böyle bir amacı olmadığı halde- Türkiye’nin ABD’ye büsbütün bağımlı duruma gelmesinde küçümsenemeyecek bir sorumluluk sahibidir. Ülkücü hareketin de, benzer şekilde, doğurduğu tepki yüzünden “gerçekçi Rus Milliyetçiliği”ne dolaylı katkı sağladığı söylenebilir. Ancak bugün artık dünyada ve Türkiye üzerinde mutlak galip Rusya değil Amerika’dır. Öyleyse Türkiye’yi -istediklerinin tam tersi-  yerlere itmede “devrimci hareket” daha acıklı bir rol üstlenmiş demektir. Doğrusu bu “varsayım”ların orta vadede “deşifre edilmiş” hakikatlere dönüşmesini de beklemiyor değiliz. Önümüzdeki yıllarda bazı KGB ve CİA belgelerinde, Rus’ların çok dolaylı yollardan ülkücüleri desteklediğine, Amerikalıların da aynı sinsilikte devrimcilere katkı sağladığına ilişkin somut örneklerle karşılaşırsak hiç şaşırmayız. Esasen, 12 Eylül öncesindeki bazı eylemlerde, bir kısım önemli devrimcilerin KGB, bir kısım kilit ülkücülerin de CİA tarafından katledildiğinden veya katlettirildiğinden ciddi şekilde kuşkulanıyoruz. Malum; KGB için ülkücülerin, CİA için de devrimcilerin ne kadar kötü yaratıklar olduğunu topluma kanıtlamak, gizli servisler dünyasında pek olağan bir numaradır.Konumuzla ilgili bir başka çelişki örneği ile bu vadide düşüncelerimizi toparlıyoruz:Batı Avrupa’da yaşayan gurbetçiler arasındaki Türk Milliyetçileri, bulundukları ülkelerin seçimlerinde, neredeyse istisnasız denebilecek bir çoğunlukla sol partilerin kazanmasını ister, oy verecek durumda olanlar oy verirler, bu haktan mahrum bulunanlar da gönülden desteklerler. Niye böyle davrandıklarını da açık yüreklilikle ifade ederler:“Çünkü, göçmenlerin ve yabancıların haklarını geliştirmede daima sol iktidarlar daha ileri adımlar atmışlardır.”Şimdi bu dayanışmaya ne ad koyacağız?Belli ki, milliyetçilik ve karşı milliyetçilik, her an, kendi zıddıyla işbirliğine mahkum olabilir. Bu da bize, “ahkam” keserken yoğurdu üfleyerek yememiz gerektiğini ihtar eder. Hatta biraz da, bu -temel gibi görünen- ayırımın bile boş olduğunu gösterir. Üstelik böylesine iç-içe geçebilirlik karşısında hiçbir “teori” kusursuz bir işlerlik va’detmez. Ne sınıf çatışması, ne de milletler çatışması! Bütün tarihe, varoluştan bugüne uzanan bir dinazor omurgası aramakta inat etsek de, sık sık  insan davranışlarının kestirilemezliğine veya bireyin doğal çıkarcılığına toslar dururuz. Bunca bilimsel enerjiye rağmen süzebildiğimiz en sağlam “kanuniyet”ler, hiç beklenmedik anlarda “kuram” aşamasına geri dönerler. Din bayrağı dalgalanıyorDaha önce dokunup geçtiğimiz gibi, Türk Milliyetçileri bu bağlamda güncel olmayan sorunlar üzerinde düşünce üretmeye yeterince vakit ve takat bulabilmiş değillerdir. Böylesi bir teorik boşluğun önemli sebeplerinden biri de, hareketin, ideolojik örgütlenmeden kısa bir süre sonra köycülleşmesidir. Bu aşamayla birlikte dini kültür, ayinsel milliyetçi alışkanlıkların önüne geçmiş, böylece hazır İslam birikimi, ideolojinin düşünce boşluklarını doldurmuş veya örtmüş, aydınlanmaya hevesli ülkücüler “manevi kültür”ün mirası ile çağı yakalayabilecekleri güvencesi içinde, harcıalem ilahiyatçılık ovasında gezinmeye başlamışlardır. Özellikle de 12 Eylül’den sonra bu dönüşüm ivme kazanmış, daha önce akla gelmeyecek sıçramalar yaşayan ülkücüler görülmüş, sözgelimi “Humeynici”likte ideolojik tatmin –dini heyecan değil- arayan dünkü militan “bozkurt”lara rastlanmıştır. Hem de az sayıda değil.  (İçlerinden, daha sonraları liberal partilere zıplayıp bakan olanlar da vardır.)Oysa başlangıçta Türk Milliyetçiliği, laik nitelikli, kentli bir harekettir. Böyle olduğu için de, Kemalizm ile neredeyse özdeş denecek yakınlıktadır. Bu dönemin milliyetçileri genellikle dine saygılı, inançlı, ama nadiren dindardır. Kente göçün patlamasından sonra kısa sürede bütün ülke dev bir köye dönüşürken Türk Milliyetçiliği Hareketi, “Bozkurt” simgesinin yanına daha ağırlıklı olarak “Hilal”i de yerleştirir. Bu, “Bozkurt”un simgelediği Türkçü-Turancı ülküyü terketmek amacıyla gerçekleştirilmiş bir değişiklik değildi. Daha çok, din eksenli polemiklerde rahatlamak için İslam’ı net bir şekilde “ırk”ın önüne koyma girişimiydi. Burada, yalın bir gerçekliği ifade bağlamında “ırk” diyor, “ırkçılık” demiyoruz; çünkü Türk Milliyetçileri’nin ezici çoğunluğu ta baştan beri sistematik anlamda ırkçılığı reddetmişlerdir. Aksi halde, Türkiye’deki Türk Milliyetçileri’nin önde gelen isimleri arasında yer almış –sözgelimi- Kafkas kökenliler dışlanmış olurlardı. Oysa biliyoruz ki, bugün bile MHP vitrinindeki kişilerden pek çoğu Çerkez ve Kürt kökenlidir. Ne var ki, giderek etkinliğini yitiren ve azalan Türkçü unsurlar, “saf ırk” saplantısı içermeyen, yumuşak ama çelişkili bir “ırkçılık” anlayışını daima temsil etmeye ve yaşatmaya çalışmışlardır. Kamuoyunda “Bozkurt-Hilal ayrışması” şeklinde ifade edilen dönemde belli ölçekte bir tasfiye veya kopuş yaşanmasına rağmen.Bu noktada cevaplamamız gereken pek çok soru içinde en önemlisi, Türk olmayan birinin kendisine “Türk Milliyetçiliği” hareketi içinde nasıl bir yer seçebildiğidir.Biliyoruz ki, Kürt, Zaza, Laz, Hemşinli, Çerkez, Abaza, Gürcü, Boşnak, Arnavut ve Arap kökenli ülkücüler, oluşuma katılmalarını istisnai bir hadise saymamıza imkan bırakmayacak kadar çok. Ermeni kökenli ama müslüman olmuş pek çok ülkücünün de varlığını biliyoruz. Hatta belki de “mostralık” ama, ortodoks Ermeni Türk Milliyetçisi bile var. Bu nasıl olabiliyor? Türk değilken “Türk Milliyetçisi olmak?” nasıl bir duygu?Sadece bir farzediş hali mi? Bir tür takiyye mi? Yoksa, “üniter ideoloji”nin çok geçerli saydığı, “Türk adı bir etnik varlığı değil, vatandaşlığı ifade eder” şeklindeki formül mü gerçekten ve samimiyetle işlemiş?Bu ve benzeri soruların cevabını bulabilmek için kestirme yoldan yapabileceğimiz denemeler sınırlıdır. Bize göre, “Türk Milliyetçiliği” hareketinin mensuplarını oluşturan harman mazide kalmıştır. Nicedir böyle bir katılım yoktur. Kendini kökten Türk hissetmeyenlerin “Türk Milliyetçisi” olması artık imkansız görünmektedir. Geçmişte, Türk olmadığını bile bile bu harekete katılanların bile bir kısmı artık kendi kendini yadırgamaktadır.“Türk Milliyetçiliği hareketinin asla ırkçı bir hareket olmadığı” yargısı, mensupların meydana getirdiği harmana bakınca kesinlikle doğrudur. Ancak bu harmana, Türk olmadan katılmanın temel sebebi, Türk milliyetçiliğinin ideoloji olarak cazip görülmesi değildir. Burada en büyük etken “soğuk savaş” dönemindeki “öcü”ye karşı dayanak ve sığınak arama dürtüsü olsa gerektir. Doğrusu, bir dönem “Türkeş’in Komandoları” deyimi ile de vurgulanan “fiziki güç” boyutu, hareketin komünizme, özellikle de devrimci şiddete karşı bir numaralı direnç odağı görülmesini sağlamıştır. Böylece, kendini Türk hissetmeyen herhangi bir insanın, “kızıl cehennem” tehlikesini önlemek adına saf tutuş arzusu, onu Türk Milliyetçiliğine mensup kılmıştır. Elbette zamanla bu durumun ideolojik açıdan netameli bir sorun alanı olduğunu da görmüştür ama artık geri dönüş kolay değildir. Geçmişte bu harmanın oluşumunda “İslam”ın da önemli bir payı bulunmaktadır. Doğrudan siyasal İslam adına partinin var olmadığı dönemlerde Türk Milliyetçiliği hareketi bir bakıma tek çatı durumundaydı. Nitekim Erbakan bile vaktiyle “Türk Milliyetçiliği” hareketinin içindeydi.Bu şekilde tek çatı konumu, Türk kökenli olmayan veya kendini Türk kökenli hissetmeyen dindarları da harmana dahil etmekteydi.“Soğuk savaş”ın Türkiye’deki muharebe alanı, 1974’lerde birdenbire ve patlarcasına kızışırken, köyden kente göç dalgası da hala alabildiğine kabarıktır. Artık büyük şehirler de Anadolu’dur. Böylece her yer köydür ve bir de televizyon vardır. Bu da, bütün bir ülkenin kutuya sığacak hale gelmesi demektir. Bir büyük köy ve bir büyük kutu.İşte bu kutu ile beraber “soğuk savaş” sadece kentlinin ve okuyan kişinin değil, herkesin gündemine oturur. Herkes “siyasileşir” ve herkes vaziyet almak durumunda kalır. On-onbeş yıl öncesine kadar, büyük şehirlerde, özellikle de üniversite ortamlarında biraz “milli bayram figürü” gibi duran, şu veya bu “hoca”nın, yahut “üstad”ın meclisine girip çıkan birer avuç romantik gençten oluşan Türk milliyetçiliği akımının yerini çok kısa sürede karşı eylemci bir hareketin alması herhalde birkaç cümle ile açıklanabilir bir gelişme değildir. Ancak bu süreçte en etkin sebeplere yoğunlaşacak olursak, sanırız, köycülleşmenin önemli bir ağırlık teşkil ettiğinde uzlaşabiliriz.Önceleri harekete sempatiyle yaklaşan varoş, kasaba ve köy kökenli gençler, kavga kızıştıkça duygusal özellikleriyle ön plana çıkarlar. Artık işin ucunda ölüm vardır. Bunu göğüslemek ise cesaret gerektirmektedir. İşte bu gerçeklik kısa sürede ülkücü gençlik örgütlenmelerini varoş, kasaba ve köy çocuklarının denetimine sokar. Çünkü “savaş”ta öncelikle onların yetenekleri geçerliydi. Bu gençlerin, cesaretleri yanında bir özellikleri daha vardı: Onlar için “din” hayatın temel gerçeğiydi. İnançları daha saf ve sağlam, yaşayışları daha İslami idi. Sel gibi geldiler ve Türk Milliyetçiliği Hareketi’ne damgalarını vurdular. Bir anda azınlık durumunda kalan kentli Türk milliyetçileri etkinliklerini yitirdiler. Bu da, akımın öncelikle fikri ve estetik düzeyini olumsuz etkiledi. Ayrı süreçte “siyasal İslam” da sahne almaya başladığı için, Türk milliyetçileri “dini değer”ler konusunda da yarışa girdiler.  Bu da hareketin “laik” dokusunu tehdit ediyordu. 12 Eylül’de Kemalizm bu sebeple “ülkücüler” ile “devrimcileri” aynı kefeye koydu, her ikisini de “sistem” için en tehlikeli düşman odaklar saydı. Toplumculuktan vazgeçişBozkurt-Hilal ayrışması yolunda tartışmaların patlak verdiği dönemlerden hemen sonra hareket “toplumcu” sıfatını da terk etmiştir.Bilindiği gibi Türk Milliyetçileri, çok partili siyasi hayatın ilk yirmi yılında kendi doktrinlerini “Milliyetçi Toplumcu Dünya Görüşü” şeklinde başlıklandırmaktaydılar. “Faşist” suçlamaları yoğunlaşınca, “Nazi”lerle isim benzerliğinden kurtulmak için “Toplumcu” kelimesi atıldı. Oysa ülkücüler kendilerini hala  “toplumcu” olarak görüyorlardı. Bir yandan içtenlikle asla “Nasyonal Sosyalist” olmadıklarını savunmak, bir yandan de kendilerini “toplumcu” hissetmek, çözülemeyen bir ideolojik sorundu. Bu açmazı yenebilmek için “toplumcu” kavramını, “sosyalist” kavramından farklı bir içerikle bezeyip işleyerek doktrinin tutarlılığını geliştirme çabaları, ideolojinin diğer sorun alanlarına yönelik denemeler gibi sönük kalacaktı. Sonunda “toplumcu” sıfatı unutulup gitti. Geriye, “ülkücü”nün kendisini hala, herhangi bir solcu kadar ve hatta ondan fazla “yoksul yanlısı” hissetmesinden ibaret, güçlü ama teori besininden yoksun bir bağ kaldı. Bu son fasıl mı?
Çok partili dönemde iki kere “şahlanma” yaşayan Türk Milliyetçiliği hareketi bizce bugün ölüm-kalım geçidinde.İlk şahlanış soğuk savaşın, ikincisi bölücü şiddetin meyvesiydi. İdeolojik cazibeden çok güçlü bir “karşıt”ın ürettiği tepkinin devşirilmesiyle sağlanan başarı, hareketin önünü açmaya yetmedi. Teorik yoksulluk yüzünden, hareket sadece “savaş” hallerinde atağa kalkabiliyor, “barış” dönemlerinde durağanlaşıyor. Bunu günümüzde daha çıplak net görüyoruz. Şimdilerde gençlik kitlelerini “ülkücü”lüğe heveslendirecek herhangi bir fikri, sosyal ve siyasi cazibe kaynağı yoktur. Başka bir deyişle Ülkücü Hareket hala köycül bir oluşum niteliğini korumaktadır. “Aşırı karşıt”ların varlığıyla oluşan yeni bir çatışma bereketi –Allah saklasın- ortaya çıkmaz, bu teorik yüzeysellik kısa zamanda aşılamazsa Türk Milliyetçileri’nin çocuklarını bile “ülkücü” olmayacaklardır.
 

 

 
Kayıp Parola? |  Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Sayfa | İletişim | Arşiv

© 2007 Ömer Lütfi Mete | Tüm Hakları Saklıdır.
Tasarım & Kodlama : B.Y | kara_baskan